Ben hayal dünyamın günlüğünü tutuyorum sadece...
öfke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öfke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2015 Perşembe

Korkaklığım...




Şimdi ben gözlerimi kapatsam... Farzı misal hayal olsam... Gelip kapına dayansam... Başucuna çömelip seni izlesem! Filmlerde ki gibi elimi sürmeden sevsem saçlarını. Yüzünde ki her bir değişimi zihnime kazısam... Sabaha dek. Öylece dursam yanında. Beni görmesen. Ben sevsem seni böyle uzaktan. Kime ne? Çok sevsem! Affetsem seni! Hesap vermek zorunda olmasam kendime... Ben sadece seni severek yaşasam... Ne zor şey sevmek! Ah bilsen. Affedemediklerim karşıma diziliyor her sözün geçtiğinde... Ahh... Nasıl acıyorum. Çok acıyorum kendime... Yenemediğim öfkeme, kışın ortasında açan güneşe, birlikteyken çok sevdiğim ama  müziğe yalnız devam etme kararı alan o güzel insanlara, yalancı baharlara, henüz ismini bile bilmediğim kuş çeşitlerine, küllüğü dökmeyi unuttuğum gecelere kızgınım... Ben nasıl affedeyim seni? Önümde upuzun bir nefret listesi... Dünya bir araya gelmiş diyor ki bana; sevme onu, affetme! Ama zor, yeniden başlama gücünü bulmak... Değişiyorum... Korkunç bir insana dönüşüyorum. Korkuyorum. Artık ağlamaktan, gittiğim her yere seni taşımaktan, yapamadıklarımızdan ve birlikteyken yaptığımız herşeyden, tüm anılardan nefret ediyorum... Çiçekli elbiselerimin yerini alan siyahlardan korkuyorum. Gizlice ağlamakta gün geçtikçe ustalaşan gözlerimden, paramparça olan umudumdan korkuyorum...

İnsanlığımın kayboluşunu izliyorum ve çok korkuyorum... 


(Tüm korkanlara ve korkulara ithaf edilmiştir...)

28 Aralık 2014 Pazar

Bazı geceler...









Böyle günlerde... Odamın her santimi Cem Adrian sesi ile doluyken... Yani kırgın, ümitsiz ve yorgun olduğumda... Kırmızının beni mutlu etmediği günlerde... Sevmediğim günlerde... Bir şeylerin eksik olduğu, gökyüzünün artık mavi olmadığı gecelerde; Yedi parlak yıldız göremediğim için kendime sakladığım dileklerime... Artık gerçekleşmeyeceğine duyduğum inançsızlığıma... Çocukluğuma ve yaralarıma... O derin yaralarıma... Parmaklarımın klavye üzerinde piyano tuşlarında gezinircesine çaresizce gezindiği anlara... Şarkının bir kısmında yükselen tiz sese... Gözkapaklarıma... Ağır ağır inen yaşlarıma... Anlatamadıklarıma... Bilipte sustuklarıma... Rüzgara... Gidişine... Arkana bakmadan gidişine... Söyleyemediklerime... Dolan küllüğü boşaltmaya üşenmeme... Teki kaybolan en sevdiğim çorabıma... Raptiye kalmadığı için birbirinin üzerine panoya astığım, hiç gitmeyeceğim konser ve tiyatro afişlerine...  Doldurulamadığı için bir daha kullanamayacağım o güzel çakmağa... O kadının saçlarına... Onun upuzun saçlarına... Seni benden alan saçlarına... Benim kendi halinde dağınıklığıma... Yüklemsiz cümlelerime... Bitmeyen paragraflarıma... Aynı şarkıyı yüzlerce kez dinleyebilme kapasiteme... Her kış defalarca hasta oluşuma... Bir türlü mevsimine göre giyinemeyişime... Hiç kullanmadığım çerçevelerime... Kırılmış pastel boyalarıma... Hiç sevmediğim resim öğretmenime... Artık çalışmayan müzik kutuma... Bana bu sözleri yazdıran acılara... Bu kana susamış, bu yangın yeri öfkeme... İyileşmeyi reddeden benliğime... İyileşmeyen kimsesizliğime... Tüm kırılmışlıklarıma...

Derin bir nefes alıp sigaramdan, uzun uzun sövüyorum... Ne küfürler ama! Ben bazı geceler uyumuyorum... Cem Adrian çalıyor... Ben içimden küfrediyorum... Duymaya utanıp!