Ben hayal dünyamın günlüğünü tutuyorum sadece...

14 Temmuz 2017 Cuma

Mutlu sondan sonra ki sonra...


Evet bugün cumartesi değil, bugün cuma.. Bugün boktan bir cuma... Ve ben bu Cuma günü hayatım neden tepetaklak gittiğini anlatacağım. Herşeyin peri masalı gibi olmasını beklerken, tuhaf çekingen bir karanlığa bürünmesinden bahsedeceğim.

Tipik hikaye; ona aşık oldum o olmadı. Bunun anlatılacak ne yanı var demeyin..O BANA AŞIK OLMADI.. Sonra... Hani peri masallarında ki mutlu sondan sonra ki sonra... Sonra ne  mi oldu? Başka bir adama denk geldi kalbim, bir yerinde hayatımın...30 yıllık hayatımın herhangi bir yerinde canımı acıttı... İzin verdim canımı acıtmasına, biliyorum izin vermemem lazımdı ama insanoğlu saçma sapan bir varlık işte... İzin veriyorsun. Kalbini açıyorsun, geçmişte ki herşeyi unutmak istiyorsun bir adamla... Canını acıtan onlarca adamın ahını bir adam ile mutlu sona çevirmeye çalışıyorsun. Olmuyor tabi, çoğumuz için hikaye hep aynı. Çoğumuz sadece yalnız kalmaya mahkumuz. 

4 ay 12 gün bir kaç saat sonra.. Sonra o da gitti. Ve başkaları gelip gitti. Hayatım boyunca yaşadığım  tüm pişmanlıklarda, tüm hayal kırıklarında yaptığım gibi ona sığındım. Sende hayatıma girmediğin için, beni sevemediğin için bunları yaşadım dedim. Haklısın,  sevmek zorunda değildin. Neden sevesin ki beni ? Tuhaf kıvırcık kahverengi saçlarımı mı sevecektein ? Yoksa lens takmadan göremediğim uzaklarımı mı ? Ya da daha tuhafı o hiç sevmediğim ayaklarımı mı sevecektin ?

Bilmiyorum. Yani sevmeye kalksan zorlasan, gülüşümü sevebilirdin, bütün erkekler bayılır  gülüşlere! Nasıl komik bir şaka değil mi ? Haklısın! Erkekler ne bildiğine de bakmaz. Sapyoseksüelizm o kadar da popüler değil aslında yani zeka, zeka sevicilik. Sevsen güzel bir zekam vardı benim yer yer komik.. Bilmiyorsun ki hiçbirşeyi.. Hep düşündüm. Sen olsaydın nasıl olacaktı hayat diye.. Sen olsaydın.. 

Hayatın bir yerinde bir hata yaptık biz. Sende mutlu değilsin. Bende mutlu değilim. Birbirimiz ile mutlu olmayı beceremedik. 

Bir cuma günü yazmaya karar verdim. Genelde cumartesileri yazarmışım, öyle dedi birisi. Ama bu cumayı diğerlerinden ayıran  bir yanı var sanırım. Bu cuma boktan bir cuma.. Temmuz'un 14'üne gelmişiz, yatağımın köşesinde kaldırmaya üşendiğim kırış kırış bir yorgan var.. Soğumuyor içim hala. Bunca zaman , bunca göç, bunca yıkım ve bunca yeniden başlama hevesi sonrasında bile.. Soğumuyor...

İyi bir şarkı dinlemek istiyorum ama takıldıklarım klasöründe ki eski şarkıları dinliyorum hala..Yeni herşeye karşıyım. Yeni olanı sevmiyorum. Yeni olan kötü.. Yeni bir film izlemek istemiyorum ya da yeni bir kitap okumak! Ya da yeni bir yazı yazmak istemiyorum. Yazmak bir mecburiyet olmasaydı bırakırdım. Ama nefes almam gerek. Ve nefes almak için de yazmam. Ve ağlamayı bırakmam gerek. Ve çok konuşmayı.. Ama insan alışkanlıklarından vazgeçemiyor, gizli saklı seni hatırlamak gibi..Biz birbirimize iyi gelebilirdik seninle, belki de gelmezdik. Hiç denemedik ki.. Ama sen, bir kalp atışı uzaklığında ki sen.. Bildiğim tüm güzellikleri anımsatan.. Tüm turuncularını hayatın.. Tüm güneş ışınlarını, tüm sıcaklığını, tüm rakı bardaklarını, bütün bar masalarını hatırlatan sen.. 

Beni sevmeyen, seni sevdiğim için benden özür dileyen sen.. Ne güzel adamdın...

Şimdi bakıyorum da geceleri yalnız yatıyorum. Ve gündüzleri yalnız yürüyorum işe giden yolda..Ve bazı akşamlar, uykumdan huzursuz uyanıyorum. Gülmüyorum da eskisi kadar.. Öyle diyorlar.. Çiçekleri şemsiyemin altına saklanıp yağmurdan kaçıyorum bazı zamanlar..Ve bazı zamanlar seninle konuştuğumuz günleri hatırlıyorum. Huyum değil ama söyleniyorum bolca.. Sen gittiğinden beri söyleniyorum mütemadiyen...

Çok özledim.. Sahi çok özledim... Herşeyi.. Özlüyorum, hala çok özlüyorum..  (şuan bile)

Düzenli bir insan olmaya çalışıyorum. Herşey yerli yerinde olursa hayatta öyle gider sanıyorum. Hiçbir şey yerinde değil. Yerli yerindeyken de güzel bir hayat değil zaten. Veda mektubu gibi oldu sanırım. Ben sana hiç veda etmedim. 

Çünkü biliyorum ki mandallara takılı bir çarşaf gibi, döne dolaşa rüzgarını paylaşacağım senin. Paylaşacağız aynı rüzgarı, aynı şarkıları.. Aynı dizeleri değil belki ama aynı şarkıları paylaşacağız.. Ve bir gece yarısı içli bir Sezen şarkısını... Bilmeden.. Hissetmeden.. Paylaşacağız...


P: S: Karmakarışık bir ses kaydından zor bela yazıya aktarılmıştır. Duygu geçişleri sırasında bolca ağlanmıştır. Sezen dinlenmiştir. Kedimin bilgisayarın üzerinden kalkması beklenmiştir. Okuyan tüm kadınlara umutlu ömürler dilenmiştir. 

Öz




10 Haziran 2017 Cumartesi

Martı









                Bugün benim martım,

                                        Başka birinin elinden simit yedi...





Ve bu dünyanın en acıklı benzetmesi olarak kalbime işledi...





14.12.2013

Özz

Limonlu Dondurmanın Hatrına,



       Ruhu birbirlerine benzeyen insanlar çok sık denk gelmezler birbirlerine, hayat onları bir şekilde ayrı tutar. Huzuru, mutluluğu birbirlerinde bulmasınlar diye... Doğanın, evrenin ya da adı her ne ise onun  çirkin bir oyunudur bu...
 

 Günün birinde biri ile tanışırsın, senin sol kolunda onun sağ kolunda acemice değmiş sigara yanığı buluşturur sizi. Denk gelirsiniz birbirinize.. Tamamlayacak gibi.. Aynı oluşunuzun tuhaf şaşırtmacasında döküverirsiniz sakladığınız herşeyi.. Sarılsanız sanki yüzyıllık yalnızlık son bulacak gibi... Kimse ile konuşmadıklarınızı, yıllarca sakladıklarınızı konuşursunuz bir çırpıda... Şarkıları, filmleri, evreni... Konuşmayı unuttuğunuz her şeyi... Aşk dışında herşeyi... Birbirinize umut beslersiniz. Aşk umuttan doğar. Bilir ve susarsınız. Limonlu dondurmayı ne çok sevdiğini anlatırsın sen. O ise DJ olmayan radyo kanallarını sevdiğini anlatır hevesle... Tüm çirkinlikleri kapanır dünyanın, güzel yanları kalır size... Bir fotoğrafın derin anlamında susarsınız... Kelimeler yetersiz gelir bazen. Sessizliklerin huzuru sarar sizi... 

İnanmak ister kalbiniz, tüm işaretleri görmezden gelmek. Mutlu olma ihtiyacı o kadar baskın bir duygudur ki, karşı koyamazsınız bazen... Bırakıverirsiniz kendinizi... Akışına nehrin.. Sessizce gidiverir günleriniz ellerinizin arasından...  Geriye bir şarkı kalır BELKİ...


Kalbinizi dolduran insanlar çıkar bazen karşınıza, gelişleri kadar mucizevi olmaz belki gidişleri... Ama izleri sevmeyi bilirsiniz siz. Yara izleri ile dolu kalpleri sevmeniz gibi...  


P.S: Annem, herkesi kendin gibi sanma der. Ne doğru, ne yerinde bir sözdür bu... Hatırlayın istedim...


Sevgiler,
 
Özz

3 Haziran 2017 Cumartesi

Ağlayamam...




Sirkeci'deydim... Merdivenlerden çıkıp beni hep beklediğin o banka bakakaldım. Kalabalıktık, ağlayamadım.. Kalabalıktı, sustum. Yanımda insanlar vardı, güçlü olmak zorundaydım... Banka baktım, sen oradaydın.. Ben oradaydım.. Senin, ben sevdiğim için giydiğin siyah tişortün oradaydı.. Benim, sen sevdiğin için giydiğim topuklu ayakkabılarım oradaydı.. Suskunluğumuz, senin toparlamaya çalışman, benim çaresizliğim... Oradaydık. Yemin ediyorum gördüm. Bir an! Kısacık bir an, gözümü kırpana dek... Bizi gördüm. Kırgınlığım nüksetti.. Ellerim acıdı, yemin ediyorum hissettim. Tutamadığın ellerim, acıdı canım ağlayamadım.. 

Sözleri yarım yamalak bazı şiirlerim geldi aklıma, tamamlayamadım. Sözlerini hatırlamadığım melodisi dilimin ucunda şarkılar anımsadım, söyleyemedim.. Ben hiç tamam olamadım! Senden sonra gittiğim hiçbir yere ait olamadım. Sığamadım, yetemediler, kaybettim.. Ve başaramadım doğrulmayı. Ben yeniden ben olamadım, bir daha...

Üzgünüm! Çok üzgünüm. Seni affedemediğim için. Yoluma devam edemediğim için! Sana dönemediğim için.. Ellerinden öpüp, ayaklarına kapanamadığım için. Üzgünüm. Benim lanetim ikimizinde devam etmesine engel, biliyorum. Ama devam edemem, istemiyorum. 

Affet beni... En azındandan yapabiliyorken sen yap. Keza benim ne seni ne kendimi affedecek gücüm yok. Affet! Belli ki ben başaramayacağım. Affet. Ve devam et hayata... İnan ki ah'ım yok. Ama Allah görüyor ya sevgilim, kırgınlığım tüm dünyaya yeter... Sen devam et  ve mutlu ol. Güzelliklerini al hayatın. Mevsimlerden baharı, şarkılardan umudu, renklerden maviyi al. Denizlerde senin olsun gökyüzü de.. Mutlu ol canşenliğim, yürek sızım. Tüm derdim ve tek ilacım. Benim bir daha sahip olamayacağım o mutluluğu al. Senin olsun. İnan ki hakkım helaldir sana. 

Sadece inceliğini kaybetme...

Görmeyeyim başkasının elinde, elini... Yüreğimin kaldıramayacağı dert verme bana. İzin ver köşesinde hayatın, sessizce dolmasını bekleyeyim zamanımın. Hüznü, karanlığı, umutsuzluğu alırım. Mevsimlerden kışı, ayazı hatta dilersen şehrin tüm arnavut kaldırımlarını da... Beraber yürüdüklerimize benzeyen...

Sadece inceliğini kaybetme ve görmeyeyim başkası ile... Korkarım. Kalabalık olur yanım, ağlayamam...


P.S: Bu yazı zamanın birinde çift kişilik koltukta tek başına yapılan yalnız bir yolculukta yazılmıştır, kaçmaya çalışıp kaçamayan tüm yaralı kadınlara adanmıştır...


Öz


4 Şubat 2017 Cumartesi

Ruhumun gezdiği sokaklar...




       Rüyanda gittiğin yerlerde ruhun gezer demiş birileri... Zamanın birinde... Belli ki çok özlemiş onlarda...


      Bir kaç kadehin söyletemeyeceği yoktur. Neden diye sordu bana.  Sakince bir nefes aldım sigaramdan. Bir süre dumanı tuttum içimde. Sanki ciğerlerim bir anda kararsın istedim. Kalbim gibi kararsın. Aldığım son nefesmiş gibi. İçimde tutup bırakmamak için direndim adeta... İnceden bir Sezen şarkısı çalıyordu bir arabanın radyosundan. Kış bahara dönüyordu sakince...Garson her fırsatta elini cebine atıp telefonunu kontrol ediyordu. Arka masada kuvvetli bir maç sonrası tartışması... Bizim masada derin bir sessizlik vardı... Detayların ne önemi var deme. Bilirsin severim ben büyük prodüksüyonları... Kalan nefesi bir hışım bıraktım... Gözlerimi kaldırıma diktim. Sanki herkes bir anda gitti. Tüm insanlar. Tüm sesler... Sadece ben, sigaram ve o kaldırım vardık. 

       Çok sevmenin bedelini ödedim ben dedim. Tanrı, kimi çok seversen alır senden. Hepsi ölecek değil ya... Bazıları toprağa gömülür bazıları kalbe, bazıları şarkılara, bazıları da kelimelere gömülür... İçime ağlıyordum. İnsanın içine nasıl ağladığını ben senden sonra öğrendim... Herkesler bakarken, gözlerini zorladığında damlalar ve seni sevenleri üzmekten utandığında içine içine ağlamayı öğreniyorsun.. Ağladım sessizce.. Bir kaç hınzır damla yanağıma değince anladım.. Kırgınlığımı yenemiyorum. dedim. Geçemiyorum gururumun önüne.. Kalbimi tamir edemedim ben... Edemedim huysuzluğunu ruhumun... Marmaraydan aynı yerde inip, sokak sokak evini aradığımı bilmiyor... Denk gelsekte koşsam ona diyorum. Koşsam. Sarılsam kocaman... Dudağının kenarına yaslasam alnımı... Ruhunu ruhuma katsam... Bilmiyor benim sessizce ölüme terk ettiğimi bedenimi... Yaşamak için yeterince sebebim varken yaşayamamanın ne olduğunu bilmiyor... Ona benzettiğim adamları gizlice izlediğimi, o olsun diye bildiğim tüm duaları bildiğim her dilde ettiğimi bilmiyor. O bilmiyor onu ne kadar sevdiğimi... O hiç bilmedi onu ne kadar sevdiğimi... Tamam sakin ol! demesi ile kendime geldim. Sesimin ne kadar yüksek çıktığını anlamamıştım o ana dek. Kadehi özür mahiyetinde havaya kaldırıp masaya vurdum, bir yudum rakı genzimi yaktı...

    Bir süre sessizlik hakimdi masada... Herkes tekrar silindiğinde, ben sigaram ve kaldırım kaldığımızda çözüldü kelimelerim. Onu rüyamda gördüm 4 gece önce. Kalabalık bir yerdeydik. Yanıma gelip "affet" artık diyordu. Affet ne inadın varmış be. Ne pis inadın varmış. Bak ben inadımı bıraktım affet artık yeter diye bağırıyordu bana. Bir an burnumun ucu sızlayarak ona bakıp sarılıyordum. İnanabiliyor musun ona 2 yıl bilmem kaç ay sonra sarılıyordum. Bu nasıl mucizevi bir şey biliyor musun sen? Bunun ne demek olduğunu biliyor musun? Ruhum tüm zincirlerinden kurtulmuş gibi, bu küçük bir çocuğu güldürmek gibi, bu annenin hayır duasını almak gibi.. Bu ölürken huzuru bulmak, bu kaybolduğunda Tanrı'nın gölgesine sığınmak gibi... Bu uzun zamandır ilk defa nefes almak gibiydi. Sabaha karşı uyandım. Çift kişilik yatağımda tek başıma uyandım! Güneş doğmamış gökyüzüne baktım. Sonra ellerime... Ellerime her baktığımda canım yanıyor benim. Ellerime her baktığımda onu hatırlıyorum ben. Yatakta çaresizce dönüp alarmı bekledim. Ve sonra hiçbir şey olmamış gibi işe gittim ben. Güldük. En çok ben güldüm... Herkesten çok ben güldüm. İçimde ki sesi bastırmak ister gibi... Çığlıklarımı duymamak için güldüm. 

         İçme daha fazla dedi. İçmedim. İyi insanlarla çevrili düzenimde, yavaş yavaş ölüyorum ben. Kendi cenazemi kaldırıyorum her gün içimden.. Ve en çok ben ağlıyorum kendi arkamdan...

8 Ocak 2017 Pazar

Mutlu mu yıllar ? Mutlu yıllar...


Sahneye bir silah koyarsan, o silah mutlaka patlar...


Karlı ve bolca hüzünlü bir İstanbul akşamüstü.. Ceylan Ertem dinliyorum. Kedim yeni yıkayıp peteğin üzerine dizdiğim çoraplarımın üzerinde yatıyor şuan. Kızmıyorum. Evet bu arada kedim var artık. Çok küçük fazla yalnızdı sokaklarda, sahiplendim. Artık yalnız değil en azından o... Yalnızlığın dinebilen, günün birinde sona eren bir yanı olduğuna inandığım zamanlar bitti. Artık hiç geçmeyeceğini biliyorum. İnsan bir kez kabullendiğinde, artık kolun bacağın gibi oluyor yalnızlık. Denemekten vazgeçmedim. Uğraştım çokça... Başka insanlar, başka şehirler, başka hayatlar, başka isimler denedim. Başka renkler, bambaşka gökyüzleri aradım... Anıları kirletmeyi bile denedim. 

Seninle gezdiğimiz her yeri (bir yer hariç), her yeri başka erkeklerle gezdim. Sevmediğim adamlara onları sevdiğimi söyledim. Hissettiklerimi içime atıp, hiç yokmuş gibi davranmakta ustalaştım inan. Ama bu kar! Bu lanet olasıca kar beni darmadağın ediyor. Söz vermiştik, kar oynayacaktık biz. Yapamadığımız onlarca şeyden bir tek bu, bu beni herşeyden nefret ettiriyor. Buna dayanamıyorum. Eline bir parça kar alıp yuvarlamak insanın canını bu kadar yakmamalı.. Bu kadar tüketmemeli...

Üşüyorum. Mütemadiyen üşüyorum. Senenin bu zamanları daha da zor geçiyor benim için. Kar kalkmadan huzurumu bulamayacağım. Geçenlerde çok sevdiğim bir arkadaşım herkese üzülme, tüm dünyanın yükü senin sırtında dedi, bana... Ne kadar haklı. İnsanlar mutlu olmanın bir yolunu bulmam konusunda ne kadar haklılar. Bense, hepsini sildiğime emin olduğum fotoğraflarımızı ararken bilgisayarımda... Seninle yaptığımız bir yazışmayı sakladığımı farkediyorum. Affet demişsin bana. Affet. Artık affet. Pişman olacaksın. Çok pişman olacaksın. Ben senin gitmeni istemedim demişsin. Yapma demişsin. Dur demişsin! Gitme arkanı dönüp...

Pişman değilim gittiğim için. Doğru olan buydu çünkü. Ama senin yanlış anladığın, başından beri anlamamakta direndiğin şey, ben senden gitmedim. Ben kendimden gittim. Ben kendimden vazgeçtim. Gitmeyi ben istemedim... Gitmek istemedim kimseden. Ama kalbim, ah o ota boka üzülen medine dilencisi kılıklı kalbim öyle kanadı ki... Duramadım. Affedemedim. Hala affedemiyorum. Üzerinden geçen yıllara rağmen, ben seni affedemiyorum. Ben senden başkasını da sevemiyorum. Dünyanın ortasında bir araftayım ben. Gökyüzünü herkesten daha karanlık görüyorum ben. Herkesten daha çok ağlıyorum. Ben asla eski halime dönemiyorum. Çok özlüyorum... Senin yanında ki kendimi özlüyorum. Bana avuçiçlerinden su içiren adamı özlüyorum. İstanbul'un bütün deniz kenarlarını beraber gezdiğim adamı özlüyorum. Beni 5 dakika görmek için şehrin diğer ucundan gelen adamı özlüyorum. Canşenliğimi, parmak boğumlarını sevdiğim adamı, O adamın gözünde kendimi görmeyi özlüyorum. 

Ama bazı yaralar iyileşmiyor. Günün birinde kar canımı daha az acıtacak. Günün birinde yazdığın bana ulaşan 5 kelime beni üzmeyecek... Ve ben daha çok mavi göreceğim gökyüzünü... O zamana dek... 

Mutlu değil yıllar... Mutlu yıllar...




5 Kasım 2016 Cumartesi

Kırmızı ip




    Hayatının aşkını bileğinde ki kırmızı ip koptuğunda bulacağına inanan, aynı zamanda ipe gözü gibi bakan bir kadındı... Geçmişi karışık... Bol yarası, kendince hesapları, savaşları, barışları, kanayışları, adım adım ayrılıkları, huzursuz uykuları, gece yarısı sigaraları, verilmemiş mektupları, yazılmamış hikayeleri, anı kutuları, boş alan bırakılmamış duvarları, korkuları, yalnızlıkları ve mütemadiyen virgüllerle süslediği cümleleri olan bir kadındı... 

Bir kedisi, küçücük bir annesi, bıyıkları olan bir babası ve haddinden uzun bir abisi vardı. Kocaman bir ailede o ailenin inandığı tüm değerlere karşı olarak büyümüştü. Hırçındı. Ama asla kırıcı olmamıştı. Komik anıları bile vardı. İnandıkları uğruna mücadeleler vermiş kocaman bir kadın olmuştu. 

Sevmişti zamanın birinde. Her deneyişinde farklı bir kötülüğünü görmüştü hayatın. Vazgeçmek ona göre değildi elbet, düştükçe kalktı. Kalktıkça düştü. Bir süre sonra kalkmaktan yoruldu. Dinlendi. Dinledi kalbini. Doğruldu dizlerinin üzerinde... Düşürdüler yine... Her zaman bundan daha kötüsü olamaz dediğinde daha kötüsü oldu! Bir daha aynı hatayı yapmam dedi, yaptı. 

Şimdi nadasa bıraktı kendini, kalbini, aklını... Kitaplarına, anlatılacak hikayelerine, kedisine, dostlarına, ailesine ayırdı tüm zamanını... Yaraları sarılmamış meğer... Denemek boşuna... Bu kış uzun ve hüzünlü olacak belli ki..  Sıkı giyinmek ve aşktan kaçmak gerek...


Dip not: Bir kadını her zaman bir başka kadın öldürür...




 Kırıldığı yerleri kendi sarıp sarmalayan, iyileşme umudunu kaybetmeyen  kadınlara...

5 Eylül 2016 Pazartesi

Kırıldın ey kalbim, affet beni...



Aynı şarkıya kaç kişi acısını sığdırır? Bi şarkı kaç insana aynı anda merhem olur? Bi kalp tam olarak kaç kırgınlığı kaldırır? Hayat ne zaman adil olur? Ya da bi gün olur mu ? Gerçekten mutluluk mümkün mü? Selami Şahin her devrin adamı olmaktan vazgeçer mi? 

Mutlu olmanın çok kolay olduğunu söyleyen ben, hani akşam yemeğinde Polyanna yemiş gibi gezen kadın. Mutlu olmanın dünyanın en zor şeyi olduğuna inanıyorum aslen. Çünkü bir insanın mutlu olması için huzurunun olması gerek... Mümkün mü bu ?

Hani çok güldük ağlamasak tabiri vardır ya içimizi ürperten... Çok güldüm... Gülmemeliydim... Mutlu sonların sadece peri masallarında olmasına, insanların beş kuruş vermeden savurduğu yargılarına, çirkin ithamlara, kozasından yeni çıkan keleğin yaşayacağı yarım hayatına, bu kadar kırılgan olmama ağız dolusu küfredesim var. Bildiğim, inandığım herşey yıkılıyor camdan bir duvar gibi... Paramparça her yanım. Ama benim suçum. Sonuna kadar benim! 

Dökme demirden duvarlarımı yıktım. Kalbimin camlarını açtım. Bahar renklerine büründüm. Ben kırgınlıklarıma bakmadan sevmeye kalktım. Olur sandım. Canına yandığımın dünyasında bi tanecik Öz, mutlu olur sandım. Benim de payıma güzel bişeyler düşer sandım. Elinden tutup birinin yürüyebilirim sandım. Mutlu sonlardan bir parça da bana kalır sandım. Ben yenilmeye doymadım. Hırpalanmaya... Kaybetmeye... Ben doyamadım mutsuzluğa...

Ben Öz olmaktan yoruldum... Bu kadın bu dünyaya ait değil işte. Satürn'ün halkasında oturup, Küçük Prens'e komşu olmak varken sıkıştım bu dünyaya... Kurtulamıyorum. Bataklık gibi.. İçine çekiyor beni. Nefes alamıyorum. ait değilim bu yaşama. Ruhum acıyor. Ben yoruldum kanamaktan, ağlamaktan... Hıçkıra hıçkıra öleceğim ya. Hıçkıra hıçkıra... Beni bu kadar üzmeye hakkı var mı bu dünyanın? Yemin ediyorum. Tüm samimiyetimle... Yani sahip olduğum en güçlü duyguyla... Nolur beni sevmeyin. Yeter sevilmekten paralandı kalbim. Yama yapmaktan yoruldum. Olmayayım mutlu. Bırakın mutsuzda olmayayım... Kurban olayım bırakın beni... Bırakın ruhum acıyor... Bu dünya başka bir dünyanın cehennemi belli ki... Bende bu dünyaya gelecek kadar kötü bi insansam bırakın beni... Cezası neyse günahımın yalnız çekeyim... Bırakın huzurumla bitmesini bekleyeyim... 

Severken öldüreceksiniz beni. Bir parça mutluluk için dilenci gibi tüm çirkin bakışları kaldıramam. Kaldıramıyorum. Bu dünya için lanet olasıca ruhum fazla hassas. Fazla kırılgan...Kaldıramıyorum. Kelimelerin beni incitmesini engelleyemiyorum. Huzursuzluğu sindiremiyorum. Ben daha fazla ağlamak, üzülmek istemiyorum... Ben çok yorgunum. Bırakın yorgun kalbimde ne kaldıysa bana kalsın. Bırakın neyim varsa size az gelen ben onunla yetineyim. Ey dünyalılar... Beni bırakın. Bırakın Öz'ü. Özlem olamadığım için affedin beni. Özür dilerim hepinizden. Beklentilerinizi karşılayamadım. Ben size uyamadım. Benim hatam. Tüm sorumluluk benim. Özür dilerim. Hepinizden... Tek tek özür dilerim...

P.S: Bu yazı Selami Şahin'in benden ayrılmaya yeminin mi var? şarkısı dinlenererk, zift gibi bir kahve eşliğinde bol sigara dumanı arasında umutsuzlukla yazılmıştır...

Ruhun şad olsun kadın...




         Ömrünün kelebek kadar olmasına aldırmayan kadınlara, o kadınları severken yoran, öldüren ama bunu asla bir suç olarak görmeyen tüm erkeklere ithafen…


     Yol kenarında cesedi bulunduğunda otuzlu yaşlarının başındaydı. Henüz yirmilerini yeni bırakmıştı ardında. En güzel kısmı başlayacaktı ömrünün. Huzurlu, sakin ama sevgi dolu.. Kaldırımda yatıyordu. Soğuk, nemli kaldırımda.  Kandan bir reçine ile birbirine yapışmış bir tutam saçı  gözünün önünde duruyordu. Bir bacağı artık vücuduna ait olmadığını ilan etmişçesine V harfine dönmüştü… Gömleğinin tek bir düğmesi kopmadığı halde nasıl bu kadar çok kırılmıştı kemikleri ? Nasıl koruyamamıştı onu hayat! Alt katta brandası parçalanan manavın öfkeli sesi! Atlayacak başka yer bulamamış "…. kadını" diyordu. Gitti branda.. Kaldırıma saçılan kanı temizlerken aynı küfürleri savuracak olan temizlik görevlisinin sesi aklıma düştü.. Düşüncesine bile tahammül edemedim. İçim kırıldı. İnsanlığım incindi. O sıra 3. katın penceresinde gördüğümü hatırladığım kadın, terlikleri ayağında elinde bir sofra bezi _kırmızı kareli_  bir çöp poşeti, faraş ve çalı süpürgesi ile koşar adım indi. Ilk şaşkınlığını atmış, ne yapması gerektiğini bilir gibiydi. Kadının üzerine örtülmek üzere getirilen gazeteleri iğrenerek itti…  Muhtemelen daha önce mutlu bir aile pikniğinde kullandığı örtüyü örttü kadının üzerine… Burnuma derin ormanlar, çimen kokusu, demlenen bir çayın fokurtusu geldi… Örtü çocukluğum gibi mağrur havalanıp kadının üzerine kapandı…

       Düzgünce kapandığına emin olunca kadın dizlerinin üzerinde doğruldu. Az ileride ki paramparça saksıyı ve toprağı hızlıca topladı faraşa… Kırılan sardunyasına özlemle baktı. Onu eline aldı.  Temizliği bitince kadının yanına geri döndü.. Sardunyayı eliyle iyice temizledi. Kadının göğsüne bıraktı. Göğsüme bir ağrı saplandı. Ben o gün orada öldüm. Bir daha beni öldüremez hiçkimse… O çiçeği, kadın hepimizin yerine bıraktı. Hepimizin kalbine bıraktı. 

      Ambulans gelene dek bir anne edası ile dimdik bekledi. Herkes gittiğinde o öylece yere baktı. Sonra gitti. Bir süre sonra elinde bir tahta fırçası ve su ile geri döndü. Yeri ıslattı. Fırçalamaya başladı. Bir iki dakika sonra bir başka kadın indi elinde bir fırça ile, sonra başka bir kadın, sonra ben elimde ki çamaşır suyu kokusunu farkettim. Ne zaman katılmıştım onlara.. Ne zaman başlamıştım bir başka kadının ruhunu kaldırımdan temizleme işine…

     Saatler gibi süren bir sure sonunda artık temizlendiğine emin olunca tahta fırçasını kaldırdı kadın, itaatkar bir şekilde hepimiz ayağa kalktık. Ambulans görevlilerinin yere attığı örtüsü ile sardunyasını aldı. Hiç olmamış gibi merdivenlerin yolunu tuttu. 

    Bir kaç gün sonra geçerken mahalleden 3. kata bakakaldım. Aynı sardunya farklı bir saksıda yaşıyordu hala…

    Hayatından vazgeçen kadını değil de elinde fırçası olan kadını anlattığım için affedin beni... Vefa borcunu ödeyen kadını anlatmaya gönlüm kaydı bugün...
 
    Ve kadınlar nasıl oluyorsa yaşatıyorlardı tüm ölüleri içlerinde…

Kız kardeşlikle…

28 Ağustos 2016 Pazar

Gecenin savaşı...



Gecenin bir körü gene... Nerden aklıma geldi ise Ahmet Kaya açmışım kendimden habersiz. Tok sesi iliklerime işlediğinde farkediyorum.. Nereye gittiği belli olmayan bir uçağın sinsi gürültüsü... Kedimin sağından soluna dönüşü...  Bazı insanların huzurlu uykusunun sessizliği.. Benim uykusuzluğum. Benim kör bıçak uykusuzluğum!!

Penceren bakıp ay'ı gören insanlara özenirim hep. Odamın yansıyan görüntüsünden başkası yok benim penceremde. Az önce yenisini sürerim diye çıkardığım oje lekeli pamukta asetonun tuhaf yakıcı kokusu... Parmak uçlarımda pamuğun kuru hissi. (Bu markayı değiştirmeliyim..) Herşeyi hissettiğim, duyduğum, gördüğüm akşamlardan birindeyim. Fazla düşündüğüm, düşünmekten yorgun düştüğüm akşamlardan. Yorgunluğun göz altlarımda gizli torbalar yarattığına inandığım, burun direğimi sızlatan akşamlardan...Aldığım kararlardan pişman olmam ben. Pişman olmamak için alırım kararlarımı... Kendi pişmanlığımdan kaçıp başkalarını yalnızlığa iterim...

Kızıyorum çoğu şeye... İnsanların kavga etmek, savaşmak için verdiği üstün çabaya... Kırmak dökmek için verdiği mücadeleye şaşırıyorum. Dünya boktan bir yer oldu. Kusuruma bakmayın ama bence bu kadar kötülüğü kaldıramayacak daha fazla... Güneşten kopup soğuyan dünya yeniden ısınıyor... İkarus gibi geldiğimiz yere dönerken parçalanacağız... Çirkinlik diz boyu. Nasıl doluyum. Nasıl kırgınım insanlara... Hepsine... Savaşanlara, savaşı izleyenlere, çanak tutanlara, evimde huzurlu bir halde otururken beni bunları yazmaya zorlayan zihnime kırgınım.. Ahmet Kaya'ya da  kırgınım... Neden bilmiyorum. O da nasibini aldı bu geceden... 

Klavye kahramanlarıyız biz. Kahvemiz, küllükte duran sigaramız, yeni değişmiş çarşaflarda ki yumuşatıcı kokusunda yazan... Dünyayı kurtardığına inanan insanlarız. Bir bok kurtardığımız yok ya neyse... Ben çuvaldızı bu akşam kendime sapladım. Ölen onca insanın haberinden kaçmak için tv izlemeyen, tüm haber portalı aboneliklerini kaldıran, günlerdir gazete okumayan, son dakika yazısı görünce sinirden başı dönen kendime sapladım. Sizde iğneyi kendinize saplayın da bitsin bu iş... 

Mümkünse bu dünyayı kapatın... Diğer gezegenler / yaşam formları denesin şansını... Biz beceremedik...