Ben hayal dünyamın günlüğünü tutuyorum sadece...

4 Şubat 2017 Cumartesi

Ruhumun gezdiği sokaklar...




       Rüyanda gittiğin yerlerde ruhun gezer demiş birileri... Zamanın birinde... Belli ki çok özlemiş onlarda...


      Bir kaç kadehin söyletemeyeceği yoktur. Neden diye sordu bana.  Sakince bir nefes aldım sigaramdan. Bir süre dumanı tuttum içimde. Sanki ciğerlerim bir anda kararsın istedim. Kalbim gibi kararsın. Aldığım son nefesmiş gibi. İçimde tutup bırakmamak için direndim adeta... İnceden bir Sezen şarkısı çalıyordu bir arabanın radyosundan. Kış bahara dönüyordu sakince...Garson her fırsatta elini cebine atıp telefonunu kontrol ediyordu. Arka masada kuvvetli bir maç sonrası tartışması... Bizim masada derin bir sessizlik vardı... Detayların ne önemi var deme. Bilirsin severim ben büyük prodüksüyonları... Kalan nefesi bir hışım bıraktım... Gözlerimi kaldırıma diktim. Sanki herkes bir anda gitti. Tüm insanlar. Tüm sesler... Sadece ben, sigaram ve o kaldırım vardık. 

       Çok sevmenin bedelini ödedim ben dedim. Tanrı, kimi çok seversen alır senden. Hepsi ölecek değil ya... Bazıları toprağa gömülür bazıları kalbe, bazıları şarkılara, bazıları da kelimelere gömülür... İçime ağlıyordum. İnsanın içine nasıl ağladığını ben senden sonra öğrendim... Herkesler bakarken, gözlerini zorladığında damlalar ve seni sevenleri üzmekten utandığında içine içine ağlamayı öğreniyorsun.. Ağladım sessizce.. Bir kaç hınzır damla yanağıma değince anladım.. Kırgınlığımı yenemiyorum. dedim. Geçemiyorum gururumun önüne.. Kalbimi tamir edemedim ben... Edemedim huysuzluğunu ruhumun... Marmaraydan aynı yerde inip, sokak sokak evini aradığımı bilmiyor... Denk gelsekte koşsam ona diyorum. Koşsam. Sarılsam kocaman... Dudağının kenarına yaslasam alnımı... Ruhunu ruhuma katsam... Bilmiyor benim sessizce ölüme terk ettiğimi bedenimi... Yaşamak için yeterince sebebim varken yaşayamamanın ne olduğunu bilmiyor... Ona benzettiğim adamları gizlice izlediğimi, o olsun diye bildiğim tüm duaları bildiğim her dilde ettiğimi bilmiyor. O bilmiyor onu ne kadar sevdiğimi... O hiç bilmedi onu ne kadar sevdiğimi... Tamam sakin ol! demesi ile kendime geldim. Sesimin ne kadar yüksek çıktığını anlamamıştım o ana dek. Kadehi özür mahiyetinde havaya kaldırıp masaya vurdum, bir yudum rakı genzimi yaktı...

    Bir süre sessizlik hakimdi masada... Herkes tekrar silindiğinde, ben sigaram ve kaldırım kaldığımızda çözüldü kelimelerim. Onu rüyamda gördüm 4 gece önce. Kalabalık bir yerdeydik. Yanıma gelip "affet" artık diyordu. Affet ne inadın varmış be. Ne pis inadın varmış. Bak ben inadımı bıraktım affet artık yeter diye bağırıyordu bana. Bir an burnumun ucu sızlayarak ona bakıp sarılıyordum. İnanabiliyor musun ona 2 yıl bilmem kaç ay sonra sarılıyordum. Bu nasıl mucizevi bir şey biliyor musun sen? Bunun ne demek olduğunu biliyor musun? Ruhum tüm zincirlerinden kurtulmuş gibi, bu küçük bir çocuğu güldürmek gibi, bu annenin hayır duasını almak gibi.. Bu ölürken huzuru bulmak, bu kaybolduğunda Tanrı'nın gölgesine sığınmak gibi... Bu uzun zamandır ilk defa nefes almak gibiydi. Sabaha karşı uyandım. Çift kişilik yatağımda tek başıma uyandım! Güneş doğmamış gökyüzüne baktım. Sonra ellerime... Ellerime her baktığımda canım yanıyor benim. Ellerime her baktığımda onu hatırlıyorum ben. Yatakta çaresizce dönüp alarmı bekledim. Ve sonra hiçbir şey olmamış gibi işe gittim ben. Güldük. En çok ben güldüm... Herkesten çok ben güldüm. İçimde ki sesi bastırmak ister gibi... Çığlıklarımı duymamak için güldüm. 

         İçme daha fazla dedi. İçmedim. İyi insanlarla çevrili düzenimde, yavaş yavaş ölüyorum ben. Kendi cenazemi kaldırıyorum her gün içimden.. Ve en çok ben ağlıyorum kendi arkamdan...

8 Ocak 2017 Pazar

Mutlu mu yıllar ? Mutlu yıllar...


Sahneye bir silah koyarsan, o silah mutlaka patlar...


Karlı ve bolca hüzünlü bir İstanbul akşamüstü.. Ceylan Ertem dinliyorum. Kedim yeni yıkayıp peteğin üzerine dizdiğim çoraplarımın üzerinde yatıyor şuan. Kızmıyorum. Evet bu arada kedim var artık. Çok küçük fazla yalnızdı sokaklarda, sahiplendim. Artık yalnız değil en azından o... Yalnızlığın dinebilen, günün birinde sona eren bir yanı olduğuna inandığım zamanlar bitti. Artık hiç geçmeyeceğini biliyorum. İnsan bir kez kabullendiğinde, artık kolun bacağın gibi oluyor yalnızlık. Denemekten vazgeçmedim. Uğraştım çokça... Başka insanlar, başka şehirler, başka hayatlar, başka isimler denedim. Başka renkler, bambaşka gökyüzleri aradım... Anıları kirletmeyi bile denedim. 

Seninle gezdiğimiz her yeri (bir yer hariç), her yeri başka erkeklerle gezdim. Sevmediğim adamlara onları sevdiğimi söyledim. Hissettiklerimi içime atıp, hiç yokmuş gibi davranmakta ustalaştım inan. Ama bu kar! Bu lanet olasıca kar beni darmadağın ediyor. Söz vermiştik, kar oynayacaktık biz. Yapamadığımız onlarca şeyden bir tek bu, bu beni herşeyden nefret ettiriyor. Buna dayanamıyorum. Eline bir parça kar alıp yuvarlamak insanın canını bu kadar yakmamalı.. Bu kadar tüketmemeli...

Üşüyorum. Mütemadiyen üşüyorum. Senenin bu zamanları daha da zor geçiyor benim için. Kar kalkmadan huzurumu bulamayacağım. Geçenlerde çok sevdiğim bir arkadaşım herkese üzülme, tüm dünyanın yükü senin sırtında dedi, bana... Ne kadar haklı. İnsanlar mutlu olmanın bir yolunu bulmam konusunda ne kadar haklılar. Bense, hepsini sildiğime emin olduğum fotoğraflarımızı ararken bilgisayarımda... Seninle yaptığımız bir yazışmayı sakladığımı farkediyorum. Affet demişsin bana. Affet. Artık affet. Pişman olacaksın. Çok pişman olacaksın. Ben senin gitmeni istemedim demişsin. Yapma demişsin. Dur demişsin! Gitme arkanı dönüp...

Pişman değilim gittiğim için. Doğru olan buydu çünkü. Ama senin yanlış anladığın, başından beri anlamamakta direndiğin şey, ben senden gitmedim. Ben kendimden gittim. Ben kendimden vazgeçtim. Gitmeyi ben istemedim... Gitmek istemedim kimseden. Ama kalbim, ah o ota boka üzülen medine dilencisi kılıklı kalbim öyle kanadı ki... Duramadım. Affedemedim. Hala affedemiyorum. Üzerinden geçen yıllara rağmen, ben seni affedemiyorum. Ben senden başkasını da sevemiyorum. Dünyanın ortasında bir araftayım ben. Gökyüzünü herkesten daha karanlık görüyorum ben. Herkesten daha çok ağlıyorum. Ben asla eski halime dönemiyorum. Çok özlüyorum... Senin yanında ki kendimi özlüyorum. Bana avuçiçlerinden su içiren adamı özlüyorum. İstanbul'un bütün deniz kenarlarını beraber gezdiğim adamı özlüyorum. Beni 5 dakika görmek için şehrin diğer ucundan gelen adamı özlüyorum. Canşenliğimi, parmak boğumlarını sevdiğim adamı, O adamın gözünde kendimi görmeyi özlüyorum. 

Ama bazı yaralar iyileşmiyor. Günün birinde kar canımı daha az acıtacak. Günün birinde yazdığın bana ulaşan 5 kelime beni üzmeyecek... Ve ben daha çok mavi göreceğim gökyüzünü... O zamana dek... 

Mutlu değil yıllar... Mutlu yıllar...




5 Kasım 2016 Cumartesi

Kırmızı ip




    Hayatının aşkını bileğinde ki kırmızı ip koptuğunda bulacağına inanan, aynı zamanda ipe gözü gibi bakan bir kadındı... Geçmişi karışık... Bol yarası, kendince hesapları, savaşları, barışları, kanayışları, adım adım ayrılıkları, huzursuz uykuları, gece yarısı sigaraları, verilmemiş mektupları, yazılmamış hikayeleri, anı kutuları, boş alan bırakılmamış duvarları, korkuları, yalnızlıkları ve mütemadiyen virgüllerle süslediği cümleleri olan bir kadındı... 

Bir kedisi, küçücük bir annesi, bıyıkları olan bir babası ve haddinden uzun bir abisi vardı. Kocaman bir ailede o ailenin inandığı tüm değerlere karşı olarak büyümüştü. Hırçındı. Ama asla kırıcı olmamıştı. Komik anıları bile vardı. İnandıkları uğruna mücadeleler vermiş kocaman bir kadın olmuştu. 

Sevmişti zamanın birinde. Her deneyişinde farklı bir kötülüğünü görmüştü hayatın. Vazgeçmek ona göre değildi elbet, düştükçe kalktı. Kalktıkça düştü. Bir süre sonra kalkmaktan yoruldu. Dinlendi. Dinledi kalbini. Doğruldu dizlerinin üzerinde... Düşürdüler yine... Her zaman bundan daha kötüsü olamaz dediğinde daha kötüsü oldu! Bir daha aynı hatayı yapmam dedi, yaptı. 

Şimdi nadasa bıraktı kendini, kalbini, aklını... Kitaplarına, anlatılacak hikayelerine, kedisine, dostlarına, ailesine ayırdı tüm zamanını... Yaraları sarılmamış meğer... Denemek boşuna... Bu kış uzun ve hüzünlü olacak belli ki..  Sıkı giyinmek ve aşktan kaçmak gerek...


Dip not: Bir kadını her zaman bir başka kadın öldürür...




 Kırıldığı yerleri kendi sarıp sarmalayan, iyileşme umudunu kaybetmeyen  kadınlara...

5 Eylül 2016 Pazartesi

Kırıldın ey kalbim, affet beni...



Aynı şarkıya kaç kişi acısını sığdırır? Bi şarkı kaç insana aynı anda merhem olur? Bi kalp tam olarak kaç kırgınlığı kaldırır? Hayat ne zaman adil olur? Ya da bi gün olur mu ? Gerçekten mutluluk mümkün mü? Selami Şahin her devrin adamı olmaktan vazgeçer mi? 

Mutlu olmanın çok kolay olduğunu söyleyen ben, hani akşam yemeğinde Polyanna yemiş gibi gezen kadın. Mutlu olmanın dünyanın en zor şeyi olduğuna inanıyorum aslen. Çünkü bir insanın mutlu olması için huzurunun olması gerek... Mümkün mü bu ?

Hani çok güldük ağlamasak tabiri vardır ya içimizi ürperten... Çok güldüm... Gülmemeliydim... Mutlu sonların sadece peri masallarında olmasına, insanların beş kuruş vermeden savurduğu yargılarına, çirkin ithamlara, kozasından yeni çıkan keleğin yaşayacağı yarım hayatına, bu kadar kırılgan olmama ağız dolusu küfredesim var. Bildiğim, inandığım herşey yıkılıyor camdan bir duvar gibi... Paramparça her yanım. Ama benim suçum. Sonuna kadar benim! 

Dökme demirden duvarlarımı yıktım. Kalbimin camlarını açtım. Bahar renklerine büründüm. Ben kırgınlıklarıma bakmadan sevmeye kalktım. Olur sandım. Canına yandığımın dünyasında bi tanecik Öz, mutlu olur sandım. Benim de payıma güzel bişeyler düşer sandım. Elinden tutup birinin yürüyebilirim sandım. Mutlu sonlardan bir parça da bana kalır sandım. Ben yenilmeye doymadım. Hırpalanmaya... Kaybetmeye... Ben doyamadım mutsuzluğa...

Ben Öz olmaktan yoruldum... Bu kadın bu dünyaya ait değil işte. Satürn'ün halkasında oturup, Küçük Prens'e komşu olmak varken sıkıştım bu dünyaya... Kurtulamıyorum. Bataklık gibi.. İçine çekiyor beni. Nefes alamıyorum. ait değilim bu yaşama. Ruhum acıyor. Ben yoruldum kanamaktan, ağlamaktan... Hıçkıra hıçkıra öleceğim ya. Hıçkıra hıçkıra... Beni bu kadar üzmeye hakkı var mı bu dünyanın? Yemin ediyorum. Tüm samimiyetimle... Yani sahip olduğum en güçlü duyguyla... Nolur beni sevmeyin. Yeter sevilmekten paralandı kalbim. Yama yapmaktan yoruldum. Olmayayım mutlu. Bırakın mutsuzda olmayayım... Kurban olayım bırakın beni... Bırakın ruhum acıyor... Bu dünya başka bir dünyanın cehennemi belli ki... Bende bu dünyaya gelecek kadar kötü bi insansam bırakın beni... Cezası neyse günahımın yalnız çekeyim... Bırakın huzurumla bitmesini bekleyeyim... 

Severken öldüreceksiniz beni. Bir parça mutluluk için dilenci gibi tüm çirkin bakışları kaldıramam. Kaldıramıyorum. Bu dünya için lanet olasıca ruhum fazla hassas. Fazla kırılgan...Kaldıramıyorum. Kelimelerin beni incitmesini engelleyemiyorum. Huzursuzluğu sindiremiyorum. Ben daha fazla ağlamak, üzülmek istemiyorum... Ben çok yorgunum. Bırakın yorgun kalbimde ne kaldıysa bana kalsın. Bırakın neyim varsa size az gelen ben onunla yetineyim. Ey dünyalılar... Beni bırakın. Bırakın Öz'ü. Özlem olamadığım için affedin beni. Özür dilerim hepinizden. Beklentilerinizi karşılayamadım. Ben size uyamadım. Benim hatam. Tüm sorumluluk benim. Özür dilerim. Hepinizden... Tek tek özür dilerim...

P.S: Bu yazı Selami Şahin'in benden ayrılmaya yeminin mi var? şarkısı dinlenererk, zift gibi bir kahve eşliğinde bol sigara dumanı arasında umutsuzlukla yazılmıştır...

Ruhun şad olsun kadın...




         Ömrünün kelebek kadar olmasına aldırmayan kadınlara, o kadınları severken yoran, öldüren ama bunu asla bir suç olarak görmeyen tüm erkeklere ithafen…


     Yol kenarında cesedi bulunduğunda otuzlu yaşlarının başındaydı. Henüz yirmilerini yeni bırakmıştı ardında. En güzel kısmı başlayacaktı ömrünün. Huzurlu, sakin ama sevgi dolu.. Kaldırımda yatıyordu. Soğuk, nemli kaldırımda.  Kandan bir reçine ile birbirine yapışmış bir tutam saçı  gözünün önünde duruyordu. Bir bacağı artık vücuduna ait olmadığını ilan etmişçesine V harfine dönmüştü… Gömleğinin tek bir düğmesi kopmadığı halde nasıl bu kadar çok kırılmıştı kemikleri ? Nasıl koruyamamıştı onu hayat! Alt katta brandası parçalanan manavın öfkeli sesi! Atlayacak başka yer bulamamış "…. kadını" diyordu. Gitti branda.. Kaldırıma saçılan kanı temizlerken aynı küfürleri savuracak olan temizlik görevlisinin sesi aklıma düştü.. Düşüncesine bile tahammül edemedim. İçim kırıldı. İnsanlığım incindi. O sıra 3. katın penceresinde gördüğümü hatırladığım kadın, terlikleri ayağında elinde bir sofra bezi _kırmızı kareli_  bir çöp poşeti, faraş ve çalı süpürgesi ile koşar adım indi. Ilk şaşkınlığını atmış, ne yapması gerektiğini bilir gibiydi. Kadının üzerine örtülmek üzere getirilen gazeteleri iğrenerek itti…  Muhtemelen daha önce mutlu bir aile pikniğinde kullandığı örtüyü örttü kadının üzerine… Burnuma derin ormanlar, çimen kokusu, demlenen bir çayın fokurtusu geldi… Örtü çocukluğum gibi mağrur havalanıp kadının üzerine kapandı…

       Düzgünce kapandığına emin olunca kadın dizlerinin üzerinde doğruldu. Az ileride ki paramparça saksıyı ve toprağı hızlıca topladı faraşa… Kırılan sardunyasına özlemle baktı. Onu eline aldı.  Temizliği bitince kadının yanına geri döndü.. Sardunyayı eliyle iyice temizledi. Kadının göğsüne bıraktı. Göğsüme bir ağrı saplandı. Ben o gün orada öldüm. Bir daha beni öldüremez hiçkimse… O çiçeği, kadın hepimizin yerine bıraktı. Hepimizin kalbine bıraktı. 

      Ambulans gelene dek bir anne edası ile dimdik bekledi. Herkes gittiğinde o öylece yere baktı. Sonra gitti. Bir süre sonra elinde bir tahta fırçası ve su ile geri döndü. Yeri ıslattı. Fırçalamaya başladı. Bir iki dakika sonra bir başka kadın indi elinde bir fırça ile, sonra başka bir kadın, sonra ben elimde ki çamaşır suyu kokusunu farkettim. Ne zaman katılmıştım onlara.. Ne zaman başlamıştım bir başka kadının ruhunu kaldırımdan temizleme işine…

     Saatler gibi süren bir sure sonunda artık temizlendiğine emin olunca tahta fırçasını kaldırdı kadın, itaatkar bir şekilde hepimiz ayağa kalktık. Ambulans görevlilerinin yere attığı örtüsü ile sardunyasını aldı. Hiç olmamış gibi merdivenlerin yolunu tuttu. 

    Bir kaç gün sonra geçerken mahalleden 3. kata bakakaldım. Aynı sardunya farklı bir saksıda yaşıyordu hala…

    Hayatından vazgeçen kadını değil de elinde fırçası olan kadını anlattığım için affedin beni... Vefa borcunu ödeyen kadını anlatmaya gönlüm kaydı bugün...
 
    Ve kadınlar nasıl oluyorsa yaşatıyorlardı tüm ölüleri içlerinde…

Kız kardeşlikle…

28 Ağustos 2016 Pazar

Gecenin savaşı...



Gecenin bir körü gene... Nerden aklıma geldi ise Ahmet Kaya açmışım kendimden habersiz. Tok sesi iliklerime işlediğinde farkediyorum.. Nereye gittiği belli olmayan bir uçağın sinsi gürültüsü... Kedimin sağından soluna dönüşü...  Bazı insanların huzurlu uykusunun sessizliği.. Benim uykusuzluğum. Benim kör bıçak uykusuzluğum!!

Penceren bakıp ay'ı gören insanlara özenirim hep. Odamın yansıyan görüntüsünden başkası yok benim penceremde. Az önce yenisini sürerim diye çıkardığım oje lekeli pamukta asetonun tuhaf yakıcı kokusu... Parmak uçlarımda pamuğun kuru hissi. (Bu markayı değiştirmeliyim..) Herşeyi hissettiğim, duyduğum, gördüğüm akşamlardan birindeyim. Fazla düşündüğüm, düşünmekten yorgun düştüğüm akşamlardan. Yorgunluğun göz altlarımda gizli torbalar yarattığına inandığım, burun direğimi sızlatan akşamlardan...Aldığım kararlardan pişman olmam ben. Pişman olmamak için alırım kararlarımı... Kendi pişmanlığımdan kaçıp başkalarını yalnızlığa iterim...

Kızıyorum çoğu şeye... İnsanların kavga etmek, savaşmak için verdiği üstün çabaya... Kırmak dökmek için verdiği mücadeleye şaşırıyorum. Dünya boktan bir yer oldu. Kusuruma bakmayın ama bence bu kadar kötülüğü kaldıramayacak daha fazla... Güneşten kopup soğuyan dünya yeniden ısınıyor... İkarus gibi geldiğimiz yere dönerken parçalanacağız... Çirkinlik diz boyu. Nasıl doluyum. Nasıl kırgınım insanlara... Hepsine... Savaşanlara, savaşı izleyenlere, çanak tutanlara, evimde huzurlu bir halde otururken beni bunları yazmaya zorlayan zihnime kırgınım.. Ahmet Kaya'ya da  kırgınım... Neden bilmiyorum. O da nasibini aldı bu geceden... 

Klavye kahramanlarıyız biz. Kahvemiz, küllükte duran sigaramız, yeni değişmiş çarşaflarda ki yumuşatıcı kokusunda yazan... Dünyayı kurtardığına inanan insanlarız. Bir bok kurtardığımız yok ya neyse... Ben çuvaldızı bu akşam kendime sapladım. Ölen onca insanın haberinden kaçmak için tv izlemeyen, tüm haber portalı aboneliklerini kaldıran, günlerdir gazete okumayan, son dakika yazısı görünce sinirden başı dönen kendime sapladım. Sizde iğneyi kendinize saplayın da bitsin bu iş... 

Mümkünse bu dünyayı kapatın... Diğer gezegenler / yaşam formları denesin şansını... Biz beceremedik...





21 Ağustos 2016 Pazar

Sadece Yalnız..






Yalnızlığını hayatının merkezine koyan insanlar için hep aynı şey söylenir. Sanılır ki birileri onu yalnız kalmaya zorladı. Kimse sevmedi, kimse sevmek istemedi.. Kimse önemsemedi. O da yalnız kaldı. Aslında hikaye tam olarak öyle değil...

Kadın / adam  birini sevdi belli ki. Canı yandı, bu hayatının belirli evrelerinde tekrar etti. Mutsuzluk monotonluk kazanmışken ağır darbesini aldı. Hiç acımadığı kadar acıyan kalbini çeyizlik dantelden örtüye sarıp sakladı. Önce zorlandı evet, sonraları bu onun yaşama şekli oldu. Çünkü insanlardan uzaklaştıkça, kötülükten de uzaklaşmaya başladı. Arkadaş oldu, dost oldu, komşu oldu, evlat oldu.. Aşık olmadı! Aşık olarak risk almak istemedi. Minimum adrenalin ile hayatını idame ettirmeye çalıştı. Başardı da... İnsan uzun süre yalnız kalınca, bunu sevmeye başlıyor. 

Aslında tuhaf şey.. Alışkanlıkların tamamı, aslında kazanılmadan farkına varılabilen bir durum değildir. 

Yani yalnız bir kadın / adam görürseniz eğer tuhaf etiketlerinizi bir kenara bırakın. Ciğerini sökmüşlerdir muhtemelen, bari insanlığı kalsın. Dokunmayın. İyileştirmek mümkün olsa kendi kendini yenileyen hücreleri yalnızlığını iyileştirirdi. Yalnızlık iyileşilebilen bir hastalık değildir. Yalnızlık sadece yalnızlıktır. 

Size bir sır vereceğim. Herkes çoğalmak zorunda değil. Bazıları azalır... Herkes üremek zorunda da değildir. Mutsuzluk genetik ise özellikle.. Bazı insanlar yalnız kalır, bazıları kalabalık.. Dokunmayın.

Sevgiler

Öz


30 Temmuz 2016 Cumartesi

Mutlu uykular



Yol kenarında ki kafede bol trafik gürültüsünü duymamak için olsa gerek, kulaklığını biraz daha bastırdı kulağına... Hikaye basitti. 1 saati vardı farklı biryerde olabilmek için. Basmakalıp sıkıcı iş hayatından kaçabilmek için... Kahvesini avucunun içine alıp gözlerini yumdu... İnsanları veya ağaçları değil, en sevdiğini 'gökyüzünü' izledi... Azalıyordu. Gittikçe daha hızlı vazgeçiyordu olmak istediğinden... Akıp gidiyordu hayat ve o durdurmak istemiyordu. İçinde bastıramadığı o garip, reankarnasyon inancı ile... Dünyadan vazgeçiyordu başka bir dünyaya geçebilmek için...

İntihara meyilli değildi her zaman. Ama sade bir kahve, ikiye on kala'nın o en sevdiği şarkısı, düyaya duyduğu güvenin sarsılması ve mevsimin yaza denk gelmesi onun suçu değildi... Kaçamıyordu. Çocukluğundan beri içinde bulunduğu ait olamama hissi onu ele geçirmişti. Başını hiç kıpırdatmıyordu. Şiirsel bir görüntü vardı.. Ayaklarını uzattığı karşısında ki koltuğun dibinde uyuyan devasa köpek, hafif rüzgar, elinin yana düşüşü, yazdığı kısacık mektuba kahvesinin dökülüşü, bir kedinin güneşte gerinerek uyanması, onun bir daha asla uyanmayacak olması... 

Gözünün önünden geçen hayat mı güzeldi yoksa ruhu yeni hayatına doğru yola mı çıktı da böyle gülümsedi bilmiyorum. Ama rahatlamıştı. Onun öldüğünü bile bile kıpırdayamadım. Cesaretine hayran kalıp, kaskatı kesilmiştim. Kulaklığının teki düştü. Gidip kulağına geri takmak istedim. Şarkıyı başa almak... Yolculuğunda istediği herşeyin tam olmasını isterdim. ama en küçük bir kıpırtıda herkes onu farkederdi... Sustum, gitmesine izin verdim... Bir süre sonra garson, sonra diğer insanlar farketti onu... Ölmek için kendisini sokak lambasına asan Nerval gibi... Çoğu insan onu düşününce ürperecekti korkuyla... Ben ise onu hep büyük bir saygıyla anacaktım.. 

Ölmek kolay, güzel ölmek yani ölümü güzel hale getirmek zor olan... 

Notunda ne yazdığına hiç bakmadım. Dünyevi bir yazı kalbimi kırardı... Şiirselliğini bozmaktan korktum... O sadece gitmeyi seçmişti... Ve gitti...

Mutlu uykular...


15 Mayıs 2016 Pazar

Serzeniş.




Çok acıklı bir şey farkettim. Ben yoluma devam edememişim meğer... Başaramamışım... Herşey iyi gidiyor sanırken, kedime sarılıp ağlarken buldum kendimi... Telefonuma fotoğrafını ne zaman kaydettim bilmiyorum. Veya o şiiri beni düşünüp mü yazdın? Üstüme alındım. Sirkeci'den geçmek için yolumu uzatarak, her zaman beni beklediğin o kaldırım kenarını çiğneyerek geçerek, o çirkin konuşmayı yaptığımız ara sokak kafesine inatla gidip oturarak birşeyleri kendime kanıtlarım sandım. Acıtmıyor sandım. Beraber olduğumuz sürenin neredeyse 4 katından fazladır ayrıyız. Ve ben iyileştiğimi sanıyordum düne kadar... 

Neden yalnızsın dedi, yeni edindiğim bir arkadaşım. Öyle istediğim için dedim. Yalandı. Belki az da olsa doğruluk payı olabilir ama çoğunluğu yalandı. Senin beni mahkum ettiğin tedirginliği, canımın hala acıyor olmasını, inançsızlığımı, iyileşemediğimi söyleyemedim. Yanlış adama yatırım yaptı kalbim, yanlış bir hikayede başrol oldum kısa bir süre, sonra perde kapandı, dedim. Ve bende yalnızlığımın tuhaf konforunda huzurluyum dedim. Yalan! Huzurlu değilim. Kalbimde kaynayan çaydanlık beni huzursuz ediyor. İnsanlarla tanıştırılmaya çalışmam! Mütemadiyen hayatıma sokulmak istenilen "doğru" insanlar... Beni huzursuz ediyorlar... Ben iyileşmeden henüz, bir başkasına nasıl merhem olabilirim ki... Yapamıyorum. ve bunun sebebi, senin lanetin. Evet... Bu lanet. Bu yarım kalmışlık hissi baş edilir gibi değil. 

Mutlu ol demiştim sana, Allah ayağını taşa değdirmesin. Hala öyle düşünüyorum. Umarım bir daha yolum seninle hiçbir şekilde, hiçbir evrende, varsa sonra ki hayatlarda kesişmesin. Silinsin geçmişim... Sen benim en büyük pişmanlığımsın...

Keşke hiç olmasaydın...

23 Nisan 2016 Cumartesi

İkinci şansın şanssızlığı




"Herkes ikinci bir şansı hak eder" dedi. Hayat insanlara bu şansı vermezken, Tanrı bile... O buna inanıyordu. İkinci şansa. Ama unuttuğu şey, birine birden fazla şans verirsen aslında ona seni kırıp dökmesi için fırsat tanırsın. Bana göre ikinci şans, tam bir mazoşistliktir. İlkinde yeteri kadar yakamadın canımı, bir kez daha dene demenin kibarcası... Hem bu kez herşeyin düzeleceğine dair inancımı da yıkabilirsin. O da bonusun olur.. Bir taşla iki kuş...

Ben kimseye geri dönmedim. Bu övünülecek birşey mi bilmiyorum. Canımın yandığı, mutsuz olduğum hiçbir yerde de kalmadım. Bana göre insanlar seçemediklerini sevmek zorunda değiller... 50 yıllık evliliklerini de bitirebilirler. Doğdukları yerden koşarak kaçabilirler... Sahte gülümsemeler veya samimiyetten uzak sohbetler yerine uzaklığı tercih edebilirler... Tekrar kırılmak istemiyorlarsa aynı hatayı yapmamayı seçebilirler. Birinden vageçmek sandığınız kadar zor değil. Şöyle düşün, o bir süre önce hayatında yoktu ve sen gayet iyi idare ediyordun. O gittikten sonra da bir yolunu bulabilirsin. 

Hayat, yanlış seçimleri tekrarlamak için fazla kısa değil mi sencede? Canın acıyorsa git, mutsuzsan yerini değiştir... Çiçekler bile mutsuz olduğu yerde ölürken, sen nasıl yaşayacaksın ? Boğulduğunu hissediyorsan nefes al. Nefes almak için ne yapman gerekiyorsa yap ve kurtul düğümlerinden. Sana bencilliği öğütlemiyorum. Ben mutlu olmanı istiyorum. 

Tüm kadınlar peri masalları ile büyüdü. Mutlu sonlar hayal ederek yaşlanıyor. Peki ya herkesin kaderi sonsuz aşk değilse? Birilerinin de yalnızlığın konforunda huzuru bulması gerekiyorsa? Ya aşkı ararken yaşlanıyorsak? Evlenmek, kariyer yapmak, çocuk yapmak, iyi bir anne olmak için verdiğimiz savaşta yüreğimize yakışanı yapmıyorsak? Peki kaderi zorluyorsak? Birileri bulmak, tanımak, sevmek, alışmak dramasında kendimizden uzaklaşmıyor muyuz? Herkes evlenmek ve mutlu olmak (!) zorunda mı gerçekten ? Mesela evlilikte kadına biçilmiş rolden fazlasını, başrolde oynamayı, esas kadın olmayı istiyorsam ? 

Ben sorularıma cevap buldum. eğer bir kez yaşayacaksam , ikinci bir şansı yoksa bu hayatın, yeterli bonusu toplayıp üst tura geçemeyeceksem, _aferin çok güzel bir ot oldun tam da istedikleri gibi _ diyecekse ayna da bir gün kalbim... Kendi seçtiğim yoldan gidip, kendi yanlışlarımı doğru yapma zamanıdır. 

Aklınız ve kalbiniz savaşıyorsa, karaciğerinizi dinleyin..

Kendinizi olduğunuz gibi sevin..

Hoş kalın.

Öz