Ben hayal dünyamın günlüğünü tutuyorum sadece...

26 Aralık 2015 Cumartesi

Merry Christmas



     Herşeye rağmen Merry Christmas canlar... Kim ne derse desin yeni yıl iyidir_ ki 2015 pek te süper bir yıl olmadı bizim için. Biliyorum seni de darladı. Bitse de kurtulsak diyorsun. Hatta 'ben bu sene yeni yıla girmeyeceğim' geyiğinin yanından bile geçmiyorsun. Geçmiyorsun değil mi ?? Koşarak, ayakların neticene vura vura yeni yıla girmek istiyorsun. Girelim lan! 2016 güzel olsun. Sonuçta yeni yıl iyidir ya. Bişeylerini çıkartmadığın sürece. (Bişeylerin ne olduğu biliyorsun)

     2015'te genel olarak üzüldük. Yerimiz kalmadı diyebiliriz sanırım. Kazık yiyecek yani. Benim için 2015 sanırım ayrılık ve korku ile doluydu. İşten ayrıldım. Şehirden ayrıldım. Sonra geri döndüm, şehre yani. Yayınevimden ayrıldım. Boşluğa düştüm. Uludağ'ı gördüm. ( Bi halt yok bence) İşsizlik maaşı ile keyif yaparken babamın kalbi bize şaka yaptı. Hayatımın en korku dolu döneminden geçtim.  Şükür iyileşti. Yollarımı ayırdığım insanlar oldu. Dayanamayıp döndüklerim, dönmeden de yaşayabileceğimi öğrendiklerim... Yeni arkadaşlarım ve yeni bir işim oldu. Star wars'u yeniden izledim. 1977'den itibaren. Bir sürü kitap okudum. Çıkan tüm filmleri izledim nerdeyse. En az bir insanı gülümsettiğime kalıbımı basarım. İşaret dili öğrenmeye çalıştım. Yeni dövmeler yaptırdım. Küçük Prens koleksiyonumu büyüttüm. Beşiktaş'ımın maçlarını izledim. Sonra kalbi kocaman birini daha kaybettim... Yani 2015 benim kayıplarla mücadele yılımdı... Ve neyse ki bitti. Bitti değil mi ?

     Senin yılında muhteşem olmadı biliyorum. Sanırım milenyum kurbanlarıyız. Oysa falcının dediğine göre 2015 benim yılım olacaktı. Biri yılımı çaldı. Eminim bundan. Olsun bizde umut bitmez gençler. 2016 benim yılım olur, genciz daha ya hallederiz. Tamam senin de yılın olsun. Paylaşmak iyidir. Ama kötü kısımları kesip atalım mümkünse. Hayallerimizi çeyrek bilete endekslemeyelim mesela. Amorti çıkarsa sevinmeyi bilelim. Noel Baba'yı koruyalım. O da büyüğümüz sonuçta. Hepimiz Pinokyo , Peter Pan, Kibritçi Kız, Hansel ile Gretel ile büyümedik mi ? O da bir masal kahramanı sonuçta... Azcık yaşlı bi de geyiklerini uçurmakla ilgili tuhaf fantazileri var ama özünde iyi adam, çocuklara hediye vermek için uğraşıyor. İyi adam yani. Yeter kötüleri sevdiğimiz ya. Biraz da iyileri kollayalım. Kadınlara, çocuklara iyi bakalım. Destek olalım. Kalp kırmayalım. Kol bacakta kırmayalım. Şiddetin her türlüsüne karşıyız sonuçta. (Kamu spotu :Yaşasın dünya barışı ) Poyraz Karayel, Leyla ile Mecnun sevelim. Sevdirelim.. Behzat Komseri unutmayalım... Jehan Barbur'u, Birsen Tezer'i dinlerken Yok öyle kararlı şeyleri, Son feci bisikleti, Yüzyüzeylen Konuşuruz'u unutmayalım.. Kafa adamlardır. Seversiniz. Kıymet bilelim. 


     Yılbaşını sevmeyenler var biliyorum. Kutlayanlara kızanlar. Kınayanlar. Ama benim gibi herşeyi ve herkesi olduğu gibi sevmeye çalışanlarda var. Empati yapmak zorunda hissetmeden, ayırmadan, bölmeden,çarpmadan, kırmadan sevenler.. Siz ve ben bu koca dünya içinde küçücüğüz ama çok güzeliz. İyiyiz ya. Muhteşem şeyler yaşamıyoruz belki ama kalbimizi kirketmiyoruz da... Kibirden, nefretten uzak durun. Aynı fabrika ürünü insanlar olmayın gençler. Olmayalım. Fark'ı sevin. Farklı olduğu için sevilmeyenleri de...

     Kalbiniz, annenizin yeni yıkadığı perdelere bakarken ki gülümseyişi kadar temiz olsun gençler...

     Hepinizi çok seviyorum. 

     Öpüldünüz. 

     P.S: Seneye görüşürüz şakası yapan olursa ölü taklidi yapmayı unutmayın :)
  
     Ho ho hooow

     Öz.







29 Ekim 2015 Perşembe

Parmak boğumlarını sevdiğim adama...








Evet! Tahmin etmeye çalışma boşuna... Bunu sana yazıyorum.. Sadece sana...  Ve okuyacağını biliyorum..
Bir kez olsun beni dinle ve sadece oku. Sonra sus... Sonsuza dek...

**

Bizden bir şey olmaz! Artık olmaz. Bu saatten sonra. Düşünmüyorum sanıyorsun. Aklıma gelmiyor. Bir düğme vardı da kapadım, artık acımıyor sanıyorsun. Acıyor... İlk günkü kadar çok değil ama acıyor. Anıları acıyor insanın bir saatten sonra... Kendimle olan savaşım bitmiyor. Birileri kazanıyor sanıyorsun. Kazanmıyor kimse. Ne kalbim ne beynim... Ama devam etmem lazım.. Benim iyileşmem lazım. Bu saatten sonra sadece kendim için değil, beni her üzgün gördüğünde gözleri dolan babam, kalbimin kırık olduğunu bildiğinden ihtiyatla yaklaşan annem, çaresizlik içinde geçmesini bekleyen abim için. Yeni teselli sözleri aramaktan yorgun düşen dostlarım için... Beni sevenler için... Yanımda olanlar için iyileşmem lazım. 

Aynı sokaklardan geçerken canımın acımaması lazım. Bazı şarkıları duyduğumda kaçar gibi uzaklaşmamam lazım. Dostlarıma, yaralarımın iyileştiğini göstermem lazım. Benim iyileşmem lazım. Bunu başarabilirim. Ama dokunma yaralarıma. Tam kabuğu tutmuşken kaşıma, tam ısınmışken içim estirme soğuk rüzgarını... Benim sorumlu olduğum insanlarım var. Hayatı kendim için yaşamıyorum sadece... Benim sevdiklerim var...

Zannediyorsun ki sen benim tabirimle hortladığında, üzülmüyorum. Sanıyorsun ki taştan benim kalbim! Ucuzca karılmış çimentodan benim içim. Küçücük bir dokunuşunla paramparça oluyorum. Egonu tatmin et işte. De ki bu salak, bu gerizekalı beni hala seviyor! Bu aptal! Benden vazgeçemiyor. Gelmiyor olsun ama seviyor işte de. Bu sana yetsin. Bunun hazzında kal. Ama bana uzak kal. 

Benim yeniden öğrenmem gereken bir sürü şey var... Mesela günün birinde bir adama yeniden güvenmeyi öğrenmek istiyorum. Yanılmak umrumda değil. Bunu deneyecek güce ihtiyacım var. 

Sana dönmeyeceğim. Gururdan falan değil. Kırgınlığımı bitiremem artık. Geçse şimdiye geçerdi. Haklı veya haksız ol, suçlu veya suçsuz... Bu saatten sonra olmaz. Olmayacak. Tanrı'nın bizimle ilgili başka planları var demek ki! Her insan dünyaya ruh eşi ile birlikte gelirmiş ve dünyada kaldığı süre boyunca onu ararmış.. Biz bulamadık. Henüz. 

Bir gün ikimizde mutlu olacağız. Başka insanlarla... Önce veya daha çok kimin mutlu olduğunun bir önemi yok. Mutlu olacağız... Ayrı hayatlarda...

Şimdi sana bunu bir daha söylemek zorunda bırakmamanı diliyorum. Ben seni çok sevdim. Herkeslerden çok. Herşeyden çok. Ama birbirimizin hayatında ki görevimiz bitti. Zamanın bizi değiştirmesine ve olgunlaştırmasına, yaşananları hazmetmemize ve yeniden başlamamıza izin ver. 

Unutma o filmde söylediği gibi kızın; Merhem kullanmamam yaram olmadığı anlamına gelmez. Seninle olamayacağımız gerçeğinin farkındayım. Ve bununla baş ediyorum, sen kendini hatırlatmadığın zamanlar. Yeni insanlara şans verebiliyorum. Kimsenin günahını almak istemiyorum. Yapma. Dokunma. Hatırlama ve hatırlatma...

Sadece git. Benim yaptığım gibi. Arkanı dön ve git... Hiç olmamışım gibi... Kendine iyi bak. Ve aklına getirme beni... Benim aklıma gelme, hatırlatma kendini... Her güzel şey gibi bunun da bittiğini kabul et olgunlukla... Kalbine izin ver... Bana izin ver... Ve git. Sadece git. Sözünü tut! 

Sözünü unutma...

17 Ekim 2015 Cumartesi

Baba... Uyan...



Aç gözlerini Baba! Ben burdayım. Aç! Prensesin geldi bak. Aç gözlerini Baba... Eşek sıpan, gözünün nuru burada. Uyan Babam! Uyan. N'olur beni bırakma!

Geç kaldım bugün! Tek ayak üstünde bekletip, çekmeyecek misin fotoğrafımı? Yeni dövme yaptırdım. Kızmayacak mısın şakadan? Herkeslerden çok sevmeyecek misin beni ? Baba gitme. Gitme nolur! Kurban olurum kal benimle...

İnsanlar azalıyor etrafımda. Bir ben, bir abim, bir de senin kıyafetlerini lazım olur diye koyduğum çantam kaldık! Sen beni görmeden uyuyamazsın. Uyumuyorsun biliyorum. Biliyorum beni bekliyorsun. Almıyorlar yanına. Göstermiyorlar seni. Çıldırmak içten değil. Baba, babam... Kahramanım... Yalvarırım uyan. Kabus gördüğümde beni uyandırdığın gibi. Kabus görüyorum baba uyan! Nolur...

Uçurumlardan düşüyorum her gözümü kapattığımda... Baba korkuyorum. Çok korkuyorum. İçim dökülüyor. İçim eski evimizin duvar kağıtları gibi, sıyrılıyor baba. Duvarların canı acımaz demiştin. İç organlarıma kadar acıyorum.

Bir akşam iş çıkışı bana getirdiğin fıstık yeşili pinokyo bisikletimden ilk düştüğüm günden daha çok acıyor canım.  10 dakikadan fazla küs kaldığımızdan daha çok acıyor canım.

Senin zeki kızına doktorlar anlatıyor seni. Anlamıyorum. Baba anlamıyorum uyan. Uyan. Onlara de ki ben kızımı bırakıp hiç bir yere gitmem! Ben kızımdan ayrılmam de baba. Onlara kız beni senin yanına almıyorlar diye...

Sabah oluyor. Senin sesini duymadan ben bu kadar uzun bir gün geçirmedim daha önce..

Pijamaların kırışmasın diye yastık yapamadım çantamı. Sevmezsin kırışıklığı. Beni nasıl sevdin hiç anlamadım. En kırışık en karışık haliyim ben yaşamın... Ben senin tekne kazıntın. Ben senin 28 yaşında ki küçük prensesin. Ben senin en büyük aşkınım. Dünyaya seni herkeslerden çok sevmek için gönderildim.

Saatin geliyor baba. Biliyorum uyanacaksın birazdan. Güneşle birlikte doğarsın sen her sabah!

Ve sen uyandığında en sevdiğin pijamalarınla seni burada bekliyor olacağım...

Bu hayatta herkesin yalnızca bir baba hakkı vardı... Ve ben babamı soğuk bir hastane odasında bezden bozma bir çarşafın altında üşürken bıraktım!

13 Ekim 2015 Salı

Mavi



Yaklaşıyor. Yaklaştığının farkındayım. Bir sigara daha  yakmanın, son kez demi yerinde bir çay içmenin zamanı... Panik atak gibi bu. Geldiğini biliyorum. Anlıyorum. Histerik bir hal aldı çünkü. Sen ellerin iki yanında savrularak bir kez daha geçeceksin. Aynı gün ve aynı saatte. Mavinin 5. faklı tonunu giyeceksin... Ben sağ bacağımı yine sol bacağımın üstüne atacağım beceriksizce... Saçımı soluna alacağım omzumun... Sana bir daha bakacağım yan gözle... Kötü gözle değil yanlış anlama... Yanıyla gözümün. Çaktırmadan... Hissettirmeden. 

Zamanla ustalaşıyor insan. Ne demişti büyük usta; Sevda sır'ınan olur! Özentilikten belki. Doğrusunu yapmaya çalışmaktan. Sır ile haşır neşir olmaktan doğru düzgün sevmeyi unuttum galiba. Yani biri özgürce sev dese. Sevemem! Aşkın tarifinin olmama sebebi bu galiba. Mesela bana sorsalar bende sır ile olur derim... İçten içe.. Ve hep yarım kalarak. 

Şimdi gidiceksin. Benim aklımdan geçen onlarca sözün içinden çıkıp gideceksin. Gözün takılıp bir an bakarsın belki! Bir an sadece. Ben senin o bakışından onlarca anlam çıkartır satırlarca şiir yazarım. Yani sen, sen olduğun için sadece... Yürüyüp gittiğin için, bir adımını diğerinin peşi sıra sürüklemeyi bildiğin için sadece! Şiir olmayı hak edersin. Ve Tomris ile Vera dışında ki diğer kadınlar kendilerine yazıldığını bilmediği gibi şiirlerin, sende sana yazıldığını bilmeyeceksin adam. 

Sakince geçti yanımdan en sevdiğim tonu mavinin,
Peşi sıra götürdü ne varsa bildiğim.
Alnına düşen iki parça saçının hatrına,
Bir kez daha eğdi başını kalbim...

Zamanı değildi sevmenin / söylemenin...

İnadına sırlara sarılmanın, Neşet ustaya katılmanın,
Korkunun ve zaferin, umudun ve yalnızlığın,
Tanıdık bir tonu olmalı göğün, denizin...
Bir sebebi olmalı mavini sevmemin...

Zamanı değil göğün, güneşin...



4 Ekim 2015 Pazar

Mutlu güzel yaşlara...




Bu hayata yenilmeyen bir başka kadına doğum günü hediyesidir...

Döner satan küçük bir büfenin, kendi kadar küçük masasında plastikten bozma bir vazonun içinde ki yapay sarı lalelere bakıyordum. Kulaklığımda o herkeslerden çok sevdiğim gruplardan, yok öyle kararlı şeyler çalıyor. Sandalye demeye bin şahit isteyen hasır topağının üzerine yerleşmeye çalışıyorum bir kez daha. Ve bir kez daha kendime yenilmeme sözü veriyorum... Onun gibi... Diğer binlerce kadın gibi... İçimle konuşuyorum sessizce...

***

Bundan epey zaman önce ne giyileceğinin şaşırıldığı tipik bir Ekim ayında doğmuştu. Muhtemelen de büyük bir sevinçle karşılanmıştı. Güzel bir bebek, büyüyüp güzel bir kadın olacaktı... Güzel şeyler yapacaktı. Güzel bir hayat yaşayacaktı. Tüm güzellikler onu bulacaktı... Kulağına adı okundu 3 defa... Senin adın Gözde... Senin adın Gözde... Senin adın Gözde... Minik bedeni annesinin göğsüne bastırmaya kıyamayacağı kadar narindi... Babası bıyıkları ona batmasın diye yanakları ile öpüyordu onu. Büyüyordu. İlk aşkını yaşaması ve ilk yarasını alması uzun sürmedi. Yaşam adı altında bitirene madalya verilmeyen maratonun içinde koşarken buldu kendini... Herkes gibi o da mücadeleye başladı. Herkes gibi o da kanadı, yaralandı, mutluluğa alışmaktan korktu, yaşı 17 olduğunda bir sene boyunca Teoman'ın 17 yaşında ki tüm kadınlara yazdığı "daha 17" şarkısını dinledi... 19'unda ise Nev eşlik edecek ona 1 yıl boyunca... Ama o aralarında bir yerinde hayatının daha karanlık şarkılar dinleyecek. Elinde değil.. 

Mesela bir kaç gün sonra en büyük savaşlarından birini verecek... Sevdiği adama onu artık sevemeyeceğini söyleyecek! Seni sevemem diyor içten içe! Nereden biliyorsun tüm bunları deme! Sende biliyorsun. Diğer kadınlar da... Bu hepimizin öyküsü. Ne diyorduk; aynı hayatların farklı fragmanlarında arkadan geçen kadını oynuyoruz hepimiz...

Şimdi beni dinle. Bu sana bir abla, bir kardeş, bir anne, bir yabancı öğüdü değil! Buna kadın dayanışması, duyarlılık yada başka bir isim bulma. Bu sadece seninle ilgili...

İlk savaşın değil, son da olmayacak... Muhteşem bir hayat vermeyecek Tanrı sana. Mantık hatalarına gülmeyi öğrenmelisin. Hayatı güzel yapacak olan sensin. Şarkıları sev. Şiirleri, denizi (ne kadar uzak olduğun önemli değil), martıları görmek zorunda değilsin sevmek için... Kimsenin sevmediklerini sev içten içe... En az bir insanın hayatnda kıymetli ol! Kıymet yarat. Meraklı ol ve mücadeleci. Zoru başar demiyorum. Zor olanla dalga geçmeyi öğren. Küçük Prens'in ülkesinin adını, Peter Pan'ın neden çocuk kalmak istediğini unutma! Masal okumaktan korkma. Herkes unutsa da Nazım'ı sen sev. Renkli ojeleri, kedileri ve çocukları da... İnananları ve inanmayanları.. Hislerine karşı koyamayanları, hissettiklerinden korkmayanları, toplumun dayattığı hayatı yaşamak zorunda kalanları... Yargılayıcı olma. Yargıç olmak zordur. Garip grup isimleri olan adamları dinle. Yok öyle kararlı şeyler'i, yüzyüzeyken konuşuruz'u, son feci bisiklet'i mesela... Noktalardan çok virgülleri sev. Düz yollardan ziyade rampaları... Birşeyler biriktir. Anıların olsun. Benim biriktirdiğim bardak altlıkları gibi... Oyuncak ayıya sarılıp uyumak istiyorsan, sarıl. Kimin ne dediğinin hiç bir önemi yok! Her zaman güzel adamlara rastlamayacaksın. Bak burası önemli! Sen Gepetto değilsin. Odundan bir insan yaratamazsın. Odun olduğunu anladığında koşarak uzaklaş! Kimsenin ilacı olmak zorunda değilsin. Ama birilerine iyi gelmek, seni de iyileştirecektir. 

Yorulduğunda veya kimsesiz kaldığında gözlerini yum. Güzel bir şarkının içinde kaybol. Ağlamak istediğinde ağla ve gülmek istediğinde gül. Nasıl yaşaman gerektiğini sana dayatmalarına izin verme! Unutma sakın; "Hiçbir duygu yaşamın içinde kaybolabilmekten daha güzel değildir." Yaşamın seni şekillendirmesine, seni kabullenmesine ve sana sunduklarına sevinmekten vazgeçme. Kibirden uzak dur. Egon kafi miktarda dursun. Sen koskaca bir evrende bir toz tanesisin. Bir sürü küçük hücrenin birleşmesi ve bir ruha sahip olması ile dünyaya geldin. Birilerinin yaşayamadığı hayatı senin üzerinden yaşama hazzını verme onlara. Sen kendi hayatında kendi doğru ve yanlışlarınla yaşamalısın. Kendi sevap ve günahlarının sonucuna katlanmayı öğrenmelisin... Hata yapmaktan korkma. Hatalar seni olgunlaştıracaktır. Bazen duymak istediklerini söyleyecekler sana. Gerçeklerden kaçma...

Şimdi gözlerini aç. Yepyeni bir hayatın var. Kocaman bir dünya, alınmayı bekleyen bir sürü saçma sapan karar, bir yığın hata ve tıka basa mutluluk seni bekliyor. Yürürken hep karşıya bak. Yere veya gökyüzüne değil. Sen mutlu olacaksın. Ve bunu kimse senin elinden alamayacak...

Mutlu güzel yaşlara...

25 Eylül 2015 Cuma

İçim acıdı sadece... bir an... şimdi geçti...


   Şimdi sana anlatacağım hikayeyi ilk defa duymuyorsun. Ben senin kim olduğunu bilmiyorum. Sen beni hiç görmedin. Ama benzer hayatların fragmanlarında arkadan geçen kadını oynuyoruz ikimizde...Aynı şeyleri farklı yaşam formlarında yaşıyoruz. Paralel evrenler gibiyiz...  Aynıyız, aynı hataları yapıp, aynı yollarda kayboluyoruz... Sadece birbirimize rastlamadık henüz... 

***

    Kış bu sene soğuk geçecek diyip duydum kendime... Bir filmde görmüştüm kadın cama dönmüş, dudakları ile buhar yapıp anlamsız şekiller çizerken cama, bunu söylüyordu. Bu kış soğuk geçecek... O kış soğuk geçmiş miydi sahi?

   Aklımı toplayamıyorum. Binlerce bahane binlerce doğru ile savaşıyor içimde. Hiçbirşey yolunda gitmezken ben nasıl doğru karar verdiğime inanabilirim ki? Sanki tepe taklak yuvarlanıyorum. 

   Siyahı sevmiyorum artık. Senin gibi onu da bıraktım. Siyah giyen adamları da hatta siyah giyen adamlarla ilgili o komik filmi de. Will Smith'i de sevmiyorum. Siyah yazan kalemleri ve geceyi de... 

  Gözlerimi kapatıp ayaklarımı yere sıkıca bassam dünyanın döndüğünü hissedeceğime inaırdım çocukken. Seni gördüğüm  gün döndüğünü değil belki ama durduğunu hissettiğime yemin edebilirim. Bana doğru yürüyüşün! Filmlerde ki gibi... Böyle yavaş, böyle sakin... Sanki kilometrelerce yol ve senin sınırsız zamanın varmış gibi... Yetişmek zorunda değilmişsin gibi... Benim seni sonsuza dek bekleyeceğimi bilircesine... Bana doğru yürüdün. Direk bana! Kollarımı iki yana açıp sana sarılmak, seni karşılamak istedim. Hoşgeldin demenin en güzel biçimini düşündüm zihnimde... Hayatıma hoşgeldin. Hoşgeldin hayatıma... Bana geldin. Sen benim olmaya geldin. Benim kalmaya! Bir başkasının hayatından çıkıp benim hayatım olmaya geldin sen... 

   Kendimi nasıl da sana ait hissettim. Oysa benim hayatım bir çeşit reklam arasıymış. Bir başkasının hırpalayıp yorduğu kalbini kısacık bir süre bende dinlendirmek istemişsin. Ben koşulsuzca sana dair planlar yaparken sen reklamın kalan saniyelerini saymışsın. Sen bana bunu neden yaptın? Ben hala bu soruya cevap veremedim. Bazı geceler (şuan ki gibi) sana pijamalarımla yalınayak koşmak istiyorum. Romantik bir yağmur yağmasa veya ayağıma çer çöp batsa bile... Koşmak istiyorum. Senin olmayı o kadar özledim ki... İçimin acısına tahammülüm kalmadı artık... Bitsin diyorum bazen. Bitsin herşey. Tüm acılarım. Bencilliğimi alıp karşıma saatlerce konuşuyorum. Bir çıkar yol bilsem. O güne dönsem mesela... Salağa yatsam. Öğrenmemiş gibi yapsam. Sana sarılıp sahilde uzun uzun yürüsem. Hiç bir yere varmadan. Saatlerce... Senin bana o ilk gün yürüdüğün gibi... Sakince... Yürüsem... Sen ona gitmesen. Kimseye gitmesen. Kimseye gitmesek. Artık kimse olmasa birbirimizden başka! 


   Aldatılan her kadının hayatında pençe izleri olur. Bu izleri de herkes görür. Ürkekliğinden, korkaklığından, yalnızlığından görür... Dünyayı yakıp yıkabilecekken, sarayın Hürremi değil de Mahidevran'ı olursun. Bazen sadece bekleyen ve yalnızlığı kabullenen... 


***
   Hikayeyi tamamladın dimi? Biliyorum. Keşke tamamlamak zorunda kalmasaydın. Keşke bilmediğin bir şey anlatabilseydim sana... Keşke bu kadar tanıdık olmasaydı bu acı, sana!!!

22 Ağustos 2015 Cumartesi

Alışamamak!



Artık sevmiyorsun beni! İlk defa tutuyorsun bir sözünü ve bu beni öldürüyor! Hergün her saniye yeniden, en baştan öldürüyor!  Birbirimizi sevmemeye söz vermek yaptığımız en aptalca şeydi. Biz sevmeliydik! Herkesten ve herşeyden çok birbirimizi! Tüm dünyaya karşı durup sevmeliydik... Çok sevmeliydik... Biz ayrılmamalıydık. Biz vazgeçmemeliydik! Biz, biz olarak kalmalıydık... Çoğalmalıydık, azalmamalıydık!

Ama affedemiyorum cancağızım. Yemin ederim her sabah ve akşam hatta bazı öğleden sonraları bile seni affetmek için kendime yalanlar söylüyorum.  Olmuyor, yapamıyorum. Ben kırıklarımı süpüremiyorum halı altına. Elime batıyor her toplamaya çalıştığımda bir daha kanıyorum. Seni affedemiyorum ve başlayamıyorum yeni bir hayata. Sevemiyorum ve kimse de sevmiyor beni.. 

Herkeste bir telaş, yalnızlığımı bitirmeye karar vermiş tüm dünya. Sen dışında bir sürü seçenek ile... Adını, yüzünü hatırlamadığm insanlarla tanışıyorum ve en baştan bir daha bir daha anlatıyorum kendimi o adamlara... Ben o adamları tanımak istemiyorum. Ben kimseyi tanımak istemiyorum. Dinlemiyorlar beni. Üzülmemeliymişim artık. Koskoca bir yılı bitirmişim. Geçmeliymiş artık. Son görüştüğüm çocuk çok iyiymiş. Efendiymiş. Bağırmak istiyorum! Çığlık çığlığa! O sen değilsin. Ve bu beni öldürüyor. Ve bunu onlara anlatamıyorum. Senin olmadığın sokaklar, senin olmadığın deniz kenarlarında yürüyorum... Senin olmadığın otobüslere biniyorum. Çantamı koyup yanıma, o koltuk dolu demek istiyorum tüm tıklım tıkışlığına rağmen otobüsün! Orası dolu. O gelecek demek istiyorum.

Herşeyini attım. Geçer sandım böyle. Ama öyle özlüyorum ki. Hani şu çok mutlu olduğum bir fotoğrafımız vardı seninle. Deniz kenarındaydık yine. Ben sana sokulmuşum böyle boynuna yaslanmış burnum. Nasıl doya doya çekiyorum seni içime... Seni içime çekmeyi özledim. Buram buram özledim. Çok özledim. Ben çok yoruldum. Bana bunu neden yaptın! Neden? Nasıl yaptın? Sen benim masalıma bunu neden yaptın!!!

Artık kuşları sevmiyorum çünkü benim bir gökyüzüm yok! Yok  işte... Ve elimden hiçbir şey gelmiyor...

Geçsin diye oturup bir köşesinde hayatın, yarama üflüyorum aynı sabırla... 

Affedemiyorum...

15 Ağustos 2015 Cumartesi

Ve ben bir gün seni affetmemeye yemin ettim...



***
Hoyrattın! 
Tanıştığımız günkü mahçup, çekingen tavrın yerini kasırgalara bırakmıştı... 
Ve ben bir gün seni affetmemeye yemin ettim...
***

Birilerine ait olmalıymışım. Sevmeliymişim en başından. Doğru adam varmış!  Ben her şeyin en güzeline layıkmışım. Diğerlerine benzemiyormuşum. Güçlüymüşüm. Farklıymışım. Hayranmış bana herkes. Dimdikmişim. 

Bırak öyle bilsinler. İçimde paramparça olmuş oyuncağını avuçlarına almış, çaresizce ağlayan çocuğu görmesinler. Benim ne çok ağladığımı bilmesinler... Benim yarabandından görünmeyen kalbimi görmesinler... Onlar, hani sana dönmediğim için beni alkışlayanlar, seni affetmediğim için bana övgüler yağdıranlar, iyiyim sansınlar. İyi olacağım çünkü günün birinde. Çok iyi bir dost, mükemmel olmaya çalışan bir evlat, her derde koşan bir kardeş, iyi bir çalışma arkadaşı, güzel gülen bir komşu, sessiz bir yol arkadaşı olacağım hayatım boyunca. İnsanlar beni hep sevecekler, biliyorum. Hep sevdiler. Bende ne olduğunu anlayamadıkları bir boşluğa rağmen beni sevecekler. Bende onları. Kedilerle oynayacağım, sokak çocuklarına gülümseyeceğim, sokak müzisyenlerine eşlik edeceğim... Beni herkes sevecek biliyorum! Bende herkesi seveceğim. Sen hariç!

Çünkü bu aşkı sen kirlettin!!! Seni asla affetmeyeceğim... Seni affetmeyeceğim... Seni asla... Sana asla... Bir daha sevdiğimi söylemeyeceğim... Sen, canşenliğim, sen sevdiceğim, sen yarim olmayacaksın bir daha... İnsanlar gururları ve önyargılarına tutsaktır. Bende gururuma tutsağım... Seni affetmeyeceğim... Asla...

Ama sana bir daha veda edecek gücüm yok! Yoruldum sana her defasında veda etmekten ve canımın her defasında daha çok acımasından...Zamanla geçebilen acılara sahip olmak lüks benim dünyamda. Hızla akan zamana sahip olmak gibi... Benim olduğum yerde herşey ilk günkü gibi acıtır. 

Dokunma yaralarıma... Bırak kendi başına kabuk bağlamayı öğrensinler. Bırak iyileşmeyi denesinler. Bırak beni... Bırak kalbimi... Bırak ruhumu... Bırak sadece... Ve git. Her nerede mutlu olacaksan oraya... 

Bu aşkı sen kirlettin ve temizleyemezsin. Artık olmaz! Biz de kaybettik ne yapalım! Tanrı'nın müthiş planında payımıza düşeni yaşamak zorundayız. Sen vicdan azabınla ben kırık kalbimle... Ama her ne olursa olsun büyük bir tevazu ile...Yaşamak zorundayız...




28 Temmuz 2015 Salı

Kedilere gülümseyen kadın...



Üst geçitte durmuş, denizi izler gibi büyük bir sükunetle izliyordu trafiği... Bir süre sonra sigarada yaktı. Derin derin içine çekti şehrin gürültüsünü... Az ilerisinde duran dilenciye baktı hoşgörüyle. Ceplerini yokladı. Bulduğu paraları ona verdi. Dilenci ise cebine sakladı. Bozuk paralarının içine yakışamayacak kadar kağıttı kadının verdiği paralar. Minnet yerine şüphe ile süzdü kadını. Kadın sıradandı. Salınarak geçen bir kediye gülümsüyor, annesini çekiştiren bir çocuğa sevgi dolu gözlerle bakıyordu. Ben yüksekten korktuğum için kenarlarına yaklaşmadan tam ortasından yürürken, o korkulukların en dibindeydi. Bir çılgınlık yapmasa diye geçiriverdim içimden. Asıl çılgınlığın direnmek, yaşamaya çalışmak olduğunu unutarak...Gidemedim. Geçip gidenlere aldırmadan, yükseklik korkuma gözlerimi yumup bekledim onunla.

Sağ elini havaya kaldırdığını anımsıyorum. Sanki benim duymadığım, kimselerin duymadığı bir şarkıya eşlik ediyormuş gibi dalgalandı eli gökyüzünde. Emel sayın'ın meşhur elleri geldi aklıma. Zarif ve akılda kalıcı. Oysa bu kadının elleri de kendisi gibi sıradandı. Ne yapmak istiyordu? Neden oradan ayrılmıyordu? Ölmek için kötü bir yöntemdi _eğer aklından geçen buysa. Ben olsam nasıl ölmeyi seçerdim diye düşünmekten alamadım kendimi. Üst geçit yerine boğaz köprüsünü tercih edeceğim kesindi. Ama neden ölmeliydi? Yani gençti, yaşayabilirdi. Vazgeçmek için erken değil miydi?

Diğer elini de korkuluktan çektiğinde kalbime bir şeyler battı. Çok yüksekti ve hızla geçen arabalar vardı. Durdurmalıydım. Yanına gidemezdim de. Polisi arasam! Ne diyecektim ki?

Ölmek için erken! ağzımdan çıkabilen tek cümle. Herkesin _ o hariç herkesin_ bana bakmasını sağladı. Ona bir adım daha yaklaştım tüm cesaretimle, yaşamaktan vazgeçme! Kırgın veya kızgın ol! Ama vazgeçen olma!
O hariç herkes beni dinliyordu. Biraz daha yaklaştım. Artık neredeyse yanındaydım. Kalabalık çember olmuştu bile çoktan. Telefonlar ceplerden çıkmış videolar çekilmeye başlanmıştı. Fısıltıları duyuyordum. Bir adım kalmıştı aramızda.  Arkandan ağlayacak tek bir kişi bile olduğuna inanıyorsan yapma! O seni hiç affetmeyecektir. Hem günah! Çok günah! Söylediklerime inanmıyordum. Kalabalık içinde bağırarak konuşuyordum ve herkes beni dinliyordu. Sabun köpüğünden hallice şöhretim ve iyice şişen egomla ona son adımı attım. Omuzuna dokundum.

Adeta yerinden sıçradı. Korku dolu gözlerle bana bakıp, anlamadığım bir şekilde el hareketleri yapmaya başladı. Kalabalığa bakındı sonra yine bana. Kimin söylediğini anlayamadığım ama beni şaşırtan o cümle ile hayrete düştüm; yazık, dilsiz herhal! Bana uzun uzun baktı ve bende ona.

Sonra rahatsız edilmişliğin verdiği tuhaf sessizlik ile merdivenlere yürüdü. Ve gitti.

O kadının ne kadarı gerçek ne kadarı bendim bilmiyorum. Hala bilmiyorum. Ama her daim umut olmalı.. Hayat üçüncü sayfa haberlerine çıkmadan da yaşanılabilmeli...

Yaşamak! Ne derin, ne acı, ne tutkulu ne muazzam bir şey...

Vazgeçmek istemeyenlere ithaf edilmiştir...

17 Temmuz 2015 Cuma

Ben hep aşık kalacağım, sen hep huzursuz...




Ben hep sana aşık kalacağım. Hep sadık! Mümkün değil diyorsun biliyorum. Kalbimin bir yanı yokmuş gibi devam edeceğim hayata. Hayatıma giren herkes o kadar sevebiliyormuşum sanacak. O kadar mutlu olabilirmişim gibi. Daha fazlasına kalbim yetmez sanacaklar. Midemi küçültmek için kelepçe takmışım gibi kalbimi küçülteceğim. Sınırımı yalnızca ben bileceğim. 

Seni kimse sevemeyecek benim gibi mesela... Sende bunu bileceksin. Hep bir eksik olacak, için. Sebebini hatırlamayacaksın belki. Ama eksik kalacaksın. Giderken helal ettiğim haklarımın yanında gizlice ruhunu çaldım ben. Artık yalnızca bana ait bir yanın. İstesende kimseye ait olamayacaksın tamamen. Benden aldıklarının yanında bu hiç! İnan. 

En karanlık kabusunun ortasında uyanamadığını düşün, bildiğin tüm dualarla bildiğin tek Tanrı'ya  yalvardığını... Ve onun seni kendinle başbaşa bıraktığını düşün. Kan ter içinde yatağında gözünü açtığında yaşadığın o anlık huzur. Bir kaç saniye ama dünyaya bedel. İşte ben o huzur olmanın hayalindeydim. Sen artık gözünü açtığında yalnızca karanlığı göreceksin. İnce uzun parmakların lambanın düğmesine gidecek. Korktuğun için kendinden utanarak ışığı açıp karabasanlarını kovacaksın. Sonra yeniden uyuyacaksın ama tedirgin. Ben düğmeyi açmadan karanlığa gözlerimi alıştırıyorum. Karanlığı sevmeyi öğrendim. İşte huzur korkmamakmış. 

Neden bunları anlattığımı soruyorsun biliyorum. Aklından onlarca düşünce geçiyor. Savaşmamak veya vazgeçmek! Senin bana benim hayata yakıştıramadığım diğer herşeyle birlikte karanlığımı kucaklamadan yazmak istedim. Huzurlu uykular uyuma istiyorum. Uyuyama! Benim karanlık sessizliklerim sana da bulaşsın istiyorum. Huzursuzluğun ne olduğunu bil ve ondan kurtulmanın çaresi olmasın! 

Benim içime gün be gün işleyen ve gökkuşağının tek bir rengini dahi barındırmayan o korkunç resmi gör istedim.

Huzursuz geceler artık sevmek istemediğim...


14 Temmuz 2015 Salı

Bulutlar kalıyor sen gidiyorsun...





Gittin! Bildiğim her dilde, bilmediğim her türde gittin. Zihnimde her gün yeniden gidiyorsun. Ve daha dramatik oluyor her seferinde... Sen gidiyorsun ve ben yanımdan geçen insan selinin arasında çaresizce sana bakıyorum. Gidiyorsun ve ben tek kelime edemiyorum ardından. 

İçimde kocaman bir boşluk. Kirazların çiçekleri soluyor, yalancı baharlardan. Hücrelerim bin parçaya bölünüyor. Teoman müziğe dönüyor ve en acılı şarkılarını bana yazıyor... Sen gidiyorsun ve yaz gidiyor. Yıllar gidiyor. Çocukluğum gidiyor peşin sıra. Bildiğim her şey gidiyor. Umutlarım gidiyor, sonbahar geri geliyor. Plüton bir gezegen olmuyor ardından. En geç ölmesi gerekenler ölüyor bir anda. Politikacılar birbirine giriyor. Koalisyonun yerinde yeller esiyor. Gidiyorsun. Kutuplar eriyor. Fokları öldürüyorlar. Hergün başka bir dehşet haberi okuyorum. Gidiyorsun. Ve dünya ne kadar mutsuz bir hale dönüşüyor. İnsanların hayatları değişiyor. Gidiyorsun. Bahçede ki kedinin yeni yavruları oluyor. Yağmur yağıyor yazın ortasında ve ahmakları ıslatmıyor sadece. Bulutlar kalıyor sen gidiyorsun. Ve güneş görünmüyor artık. Bir sürü korkunç şey görüyorum. Her yerde kötülük! Kötülükten korkuyorum. Sen  gidiyorsun.

Ve ben bildiğim tüm duaları unutuyorum. Sadri Alışık filmlerinde teselli arıyorum. İkimizde garibanız sonuçta. Ve uzayda bile gariban kalmayı başarabiliyoruz! Sen gidiyorsun ve dünya utanmadan güneşin etrafında ki dönüşünü tamamlıyor. 1 koca seneyi bitiriyorum. Sen gelmiyorsun...


4 Temmuz 2015 Cumartesi

Bir zaman "her şey" idim, şimdi "hiç" oldum...



Bazen her şey tahmin ve tahammül edilemez bir sürat ile değişir.. 
Bir zaman "her şeyken" "hiç" olursun. 
Ve o hiçliğe öyle çabuk alışırsın ki sanki hayatın boyunca "hiç" olmuşsun gibi...
Bazen hayat bir kelime oyunudur çünkü.
Ve sen her şeyi çözecek o önemli kelimeyi hatırlayamazsın... 
Bulmaca yarım kalır ve sen Hiç olursun...
***

    Bir yıl bitti. Varlığınla sayamadığım ayları, şimdi yıllara tamamlıyorum. Ne kadar kısa ne kadar çabuk geçti seninle iken zaman... Unutmuş sayılmam. Daha çok gece var ağlayacak, daha çok gerçek inkar edilecek! Ne çok bahane üretilecek. Bir sürü kapı var çarpılacak! Bir sürü dua ve beddua... Daha çok şarkı var seni hatırlatacak...

    Unutmuş sayılmam. Literatüre eklenecek bir dolu küfür, çekilecek bir dolu acı var. Birbirini kovalayacak bir sürü mevsim, senin gelmeyeceğin yollar var gözlenecek... Gidenlerin ardından su dökmemeyi öğreneceğim daha. Çok gece var geçmeyecek...

   Deniz kenarına gideceğim birazdan. Senin beni her gün aldığın yamuk uzayan ağacın gölgesinde oturup döneceğim. Ve kimse görmeyecek beni. Fark etmeyecekler... Ben kalabalığa karışıp kaybolmayı öğrendim. Görünmez oldum ben...








30 Mayıs 2015 Cumartesi

Gidemeyenlerin hikayesi...



Otobüse binip uzak bir yerlere gitme isteği içimde. Bildiğim her şeyi terk etmek niyetindeyim. Arada olur bana. Boşsa, hep aldığım 9 numaralı koltuğa kurulur, terk ederim bu şehri... İmdb'nin listesine bile giremeyecek kadar kötü bir filmi seçer izlemem! Mola yerlerinde sadece sigara içmeye inerim. O koltuktan kalkmak dönmek gibi gelir bana. Dönemem. Dönmemeliyim. Şu gidenin halinden memnun olduğu için dönmediği yerlerden birine gidesim gelir çoğu zaman.Gidememenin, gidince koşa koşa dönmenin çaresizliği ile yaşarım!

Bi söz okudum geçenlerde; "Eminim sende üzülmüşsündür ama benim şu ciğer komple gitti" diye... Bende eksik olan ne diyordum. Ahh cancağızım...

Ben burdayım. Hala bıraktığın yerdeyim. Elimde hala bu son dedigim sigaram! Deniz kokuyor bir yanım. Bildiğin tanidiğin o kadınım hala. Değistim demelerim yalan! Koca bir yalan hersey.  Bir adım olsun atamadım hayata. Ben iyileşemedim. Sana da dönemedim. Dönmek istedim ama ayaklarım! Ah benim söz dinlemez başına buyruk ayaklarım! Sana gelemedi... Sana gelemedim! 

Burası cok karanlık. Ben çok karanlığım. İyileşmiyor yaralarım. İyileşemiyorum. Ben yapamıyorum. Gözlerim dalıyor. Korkuyorum ağlayacağım diye. Ağlıyorumda çoğu zaman. Bir bulut sanki gri.. gözbebeklerimin üzerinde. Şimşekler çakıyor içim paramparça. Yalnızlık sonsuzmuş.. Sonsuzluktayım. Atıp tutmalarım yalan! Kalabalıklar icinde çaresizim. Gülüyorum. Bol bol gülüyorum. Ve kimse ağladığımı  anlamıyor ben gülerken. Öyle güzel gülüyorum ki... Görsen bir kez daha aşık olursun bana! Olur musun sahi ? Bana en başından bir kez daha aşık olur musun ? Ya da ben kalbimin seni seçtigi masum kısmını süpürüp güzelce temizlesem, seni seven o kadını bulur muyum ? Seni affedebilir miyim ?

Affedemem biliyorum. O kadın ruhunu çeyiz sandığına kaldıralı cok oldu sanırım... Ondan geriye yıkık dökük bir paçavra kaldi sadece. Kalbine degil, ayaklarına söz geçiremeyen bir kadın!!!

Hem gidemeyen, hem kalamayan, her daim kanayan bir kadın!
 



17 Mayıs 2015 Pazar

El değmemiş çerez kasesi... Yine...






Bir şeyin olmasını ne kadar beklerseniz o anı o kadar çok mükemmelleştirirsiniz zihninizde. Bu bayramı beklemek, bu Almanya'dan gelecek uzaktan kumandalı arabayı beklemek, bu 18 yaşına basmanın hayalini kurmak gibidir... Ne kadar çok beklerseniz o kadar çok hayal kurarsınız. Ve sonunda olduğunda büyük bir hayal kırıklığı sarar sizi… Hiçbir bayramın hayal ettiğim gibi geçmemesi, Almanya'dan gelen uzaktan kumandalı arabanın bozulması, 18. Doğum günümü ağlayarak geçirmem gibi...

Bugün aklıma geldi. Bir anda… Bundan 5 sene önceydi. Bir akşam hiç gitmediğim bir bara düştü yolum. Canım rakı içmek istiyordu. Böyle manasız zamanlarda, saçma sapan yerlerde canım rakı ister benim. O günlerden biriydi… Kalabalığa karışıp, sandalyemde küçüldüğüm an menüyü uzattı bir garson. Gözüm rakı bölümüne gitti. Bir duble rakı istedim. Rakım geldi. Başımı bir tek o an kaldırdım masadan. Bir tek an. Ve onu gördüm. Hırçın kıvırcık saçlarını siyah bir lastikli tokayla hapsetmiş, geniş omuzlarına dar gelen bordo tişörtü içinde gülümseyen o adamı gördüm. O an evrende bir yerlere gizlenmiş olan Eros göz kırptı bana. Ok ve yaya ihtiyacı yoktu. Bazen bir gülümseme de en az Eros’un oku kadar etkilidir. O gün öğrendim. Üzerimde minik beyaz atların olduğu gömleğim, onun prensim olacağına inandırdı beni. İnanmak bedavaydı nasılsa.
O akşamdan sonra oraya hep gittim... Daha çok gittim. Hep onu görmek içindi. 5 koca sene! Taş olsa çatlar bence, ben sabrettim. Şimdi muhteşem bir aşk hikayesi bekleyenler var değil mi? Boşuna gerilim müziği mırıldanmayın. O adam beni, benim onu sevdiğim gibi sevmedi. Aksine dost olduk. Bana kız arkadaşlarını anlattı, ben dinledim. Cesaretimi toplamam için karaciğerime yaptığım alkol birikiminin ibreyi doldurduğu bir gün her şeyi söyledim! Her şeyi. Ciddiyim. Onu nasıl sevdiğimi, ne kadar çok sevdiğimi, ve sevdiğimi… Hep sevdiğimi… Sonra… Yine dost olduk!!! Onun tabiri ile tabi. Ben gene sevdim. Ama susarak sevmeyi bilen her platonik tutkunu gibi sessizce sevdim.

Hala seviyor muyum? Bir şekilde seviyorum. Garip bir hali sevginin bu! Yorgunca, sessizce, herkesten gizlice. Daha çok antep fıstığı gördüğümde seviyorum onu. Saçma. Koskoca çerez kasesinde benim için büyük bir kazı yapıp topladığı, önüme koyduğu (sevdiğim tek çerez ) tüm antep fıstıklarını hatırlıyorum. Onları hatırladığımda onu hep seveceğimi anlıyorum.
Artık antep fıstığı yememem, onun o bardan ayrılmış olması, Eros’un haksız çıkması hiçbir şey ifade etmiyor. Ben Kadıköy’e her adım attığımda minik atları olan gömleğimi giyiyorum düşümde… Ve onun artık kısa olan saçlarına özlemle bakıyorum.
P.S: Bu yazı midesinde kelebekler yerine minik atlar koşan bir kadın tarafından, Adele dinlenilerek yazılmıştır. Ve antep fıstığını çerez kasesine bolca dolduran garsonlara adanmıştır!




11 Nisan 2015 Cumartesi

Tüm kadınlarıma... Hepiniz benim kahramanımsınız...




Bir kadının gözlerinin içine bakarak artık onu sevmediğini bir başka kadına aşık olduğunu söyleyen bir adam! Dürüst bir adamdır. Aldatmayı seçmemiştir. Peki bu hikayenin asıl kahramanı kimdir? Kadın mı yoksa adam mı ? Bir kahraman olmadan hikaye yazılabilir mi?

Benim her zaman kahramanlarım kadınlar oldu. Bu hikayede o kadının adı 'Y.' O kadın bana hikayesini anlatırken hep gülümsedi. Acımamı istemedi ona. Acımazdım ki zaten. Çünkü çoğu kadına rağmen o kadın ayakta kalmayı seçmişti... Bu öykü tüm güçlü kadınlara ithaf edilmiştir...

...

O akşam her zamankinden farklıydı. Uzun zamandır onda bir haller olduğunu biliyordum. 22 yıllık evlilik ve 2 harika çocuktan sonra onu tanıyordum. O benim uğruna herşeyden vazgeçtiğim adam değildi. Artık değildi... Gözlerinde farklı birşeyler vardı. Yıllar önce kaybettiğimiz birşeyler. O akşam çocuklar yattıktan sonra çayımı alıp salona geçtim. Herzaman oturduğum o tekli koltuğa oturdum. Evde bana ait olan nadir şeylerden biriydi. Hiç daha fazlasını istememiştim. Bir gün olsun üçlü koltuğu ondan almayı düşünmemiştim. Aşk geçeli çok olmuştu ama birbirimize karşı birşeyler hissetme ihtimalimizi unutmamaya çalışıyordum. Aşkın bittiği yerde ilişkileri eski güzel günler yürütür... Bizde de böyleydi... Ali bana bakarken beni görmüyordu artık. Yani o evde anneydim. Ama kadın değildim artık. Sonunda ona döndüm. 

Neyin var Ali?
_Sana söylemem gereken birşey var...

   Bu sonunda neyin yanlış olduğunu öğreneceğim andı. Ne söyleyeceğini bilmiyordum ama hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağından emindim. O benim Ali'm olmayacaktı. Ben onun kadını... Cesaretlendirmek için gözlerinin içine bakmaya başladım...

Seni dinliyorum. 
_ Bunu söylemenin kolay bir yolu yok. Ama ben bir başkasına AŞIK oldum. 
....
_Y. İyi misin?
....
_Birşeyler söyle lütfen.

Teşekkür ederim söylediğin için. En kısa sürede boşanalım. 

Birşeyler sormayışım çaresizliğimden değildi. Bazen aldığınız hiçbir cevap size yetmez. Bunu bilecek kadar çok yaşadım. Bana söyleyeceği herşey önce dövüp sonra nasihat veren anne(!) gibi, yersiz olacaktı. Sustum. En iyi yaptığım şeydi susmak. Çocuklarıma güçlü bir anne vermeliydim. Komşulara, aileme, bizi duyacak herkese güçlü bir kadın imajı vermeliydim. Kimseye bu sözlerle anlatamazdım. O benim çocuklarımın babasıydı sonuçta... En iyisi her zamanki yalandı; 'yürümüyordu, bitirmeye karar verdik'. Detaylar benim ve onun arsında kalmalıydı. Sonuçta çocuklarımın babasıydı. Kimseye gerçeği anlatamadım...

...
Kimseye gerçeği anlatamadı. Beni görene dek. Neden bilmiyorum. İnsanlara güven veren bir yüzüm olduğunu söylerler. Bir anda sadece adımı bilirken bana hikayesini anlattı. İçimden geçenlerin yarısını söyleyemedim ona. Korkularını ve endişelerini bölüştük. Ben üzerime düşeni yapıp yazdım. O okumayacak. Ama diğer 'Y.' ler için birşeyler söylemeli...

Kadınlar dünyaya zorlukla gelir ve ölene dek bir mücadele içindedir. Eşitlik için savaşmak, kendini doğru ifade etmek, hayallerinin peşinden koşmak, ismini korumak, yargıları kırmak, biryerlere hakettiği için geldiğini ispatlamak, erkek çocuk doğurabilmek için her gece dua etmek, okuyabilmek için mucizeler dilemek, sevdiği adamla evlenebilmek için savaşmak, sevdiği adamın değiştiğini görünce kaçabilmek ve ölmemek için direnmek zorundadır. Bazen ise kadın, sadece kadındır. Bir çocuk kalbine sahip, kırık bir salıncak gibidir. Sevdiği adamı bir başka kadına vermek ve bunu hazmetmek zorundadır. Kadın hayatı boyunca rol yapmak ve bu role uygun yaşamak zorundadır. Kadın yenilmemek için çalışmalıdır. Düşmemelidir. 

Biz kadınlar, hepimiz... Öyle güçlü ve öyle güzeliz ki... Elimizden alamayacakları tek şey bu sanırım...

O yüzden bir ayna varsa yakınınızda lütfen ona bakıp, o güçlü, o muazzam varlığa bir kez daha teşekkür edin. 

Siz, her biriniz benim kahramanlarımsınız...

Sevgiyle, Dostlukla, Kızkardeşlikle...

Özlem Çelik


27 Mart 2015 Cuma

Kırış kırış..




Ben diğer insanlara benzemem... Yeni serilen çarşafta uyuyamam... Kabus görürüm. Kırışıklık, karışıklık benim sahibi olduğum herşey... Ütüden ütülü olan herşeyden nefret ederim. Karmaşık adamlar severim. Kötü olmayan ama kötü gibi yapan... Cızırtılı şarkılar severim. Pürüzsüz bir ses rahatsız eder beni. Musluktan damlayan suya sinir olmam. Her seferinde teki mutlaka bozulan ojeye kızmam. Defalarca çakmadan yanan çakmakları sevmem. Benim için karışıklık iyidir. Bir şeylerin karışık olması beni yaşadığıma inandırır. Gerçek benim için böyle... İlişkilerim de karışıktır. Dikiş tutturamam. Beceremem birşeyler hep yanlış gider. Yanlışlıklar kendimi rahat hissettiriyor. Kusursuzluk bana göre değil. Ben daha çok diş macununu ortasından sıkanlardan... Beyazların arasına bir tane kırmızı çorap koyup öyle yıkayanlardanım. Ben aynı anda bir sürü şey düşünüp hiç birini yapamayanlardanım. Ben herşeyi karışık severim... Kumpiri, dondurmayı... Birbiriyle alakasız şeyleri yanyana koyarım. Mercimek çorbası ile beyaz peynir yerim, kahve içerken çilek yer, mutlu olduğumda kötü anılarımı düşünür üzülürüm... Karışığım ben. Karmakarışık. Düğüm olmuş bir top iplik yumağı gibiyim. İnsanların sevmediklerini, sevemediklerini, rahatsız olduklarını severim. Ben gol yiyen kaleciye, detone olan şarkıcıya, beceriksz sihirbazlara, yüksekten sallayan falcılara, gürültüye, trafiğe, en sevdiğim şarkının ortasında giden elektriğe kızmam... 

Kızmak için daha fazla şey beklerim. Sanki hakkımı doldurursam bir daha kızamayacakmışım gibi. O yüzden büyük tabularım var. Küçük şeylerle zaman kaybedemem... Karışıklığı sevme nedenim bu. Birbirine geçmiş kolyeleri sabırla ayıklarım. Teki kaybolan çorapları atmam. Dağılmışları severim. Dağınık kalmasını severim içimin. Çünkü bir yangın var. Birşeyler yanıyor. Dumanı gören, itfaiyeyi çağıran yok. Basmakalıplardan kaçmanın başka çaresini bulamadım. Bende karışıklığı sevdim. Sevmek zorundaydım. 

Biryerlerde bunları okuyan birileri var. Kızıyor içten içe. Karışıklık sevilir mi diyor biliyorum. İçi dağınık olan insan nasıl düzen sevsinki? Ruhum kırış kırışken nasıl ütüleyeyim kıyafetlerimi? Herşeyin rengi bu kadar bulanıkken neden beyazlarım beyaz kalsın ki? Asilikten değil yorgunluktundan, yıpranmışlıktan benimki...

Karışıklığım saçlarımın dalgasını denizden almasından... Düzensizliğimde, kırışıklığımda bundan...

(Tüm yorulmuşlara, durup dinlenemeyenlere ithaf edilmiştir.)

El değmemiş çerez kasesi bitti!



    Bir şeyin olmasını ne kadar beklerseniz o anı o kadar çok mükemmelleştirirsiniz zihninizde. Bu bayramı beklemek, bu Almanya'dan gelecek uzaktan kumandalı arabayı beklemek, bu 18 yaşına basmanın hayalini kurmak gibidir... Ne kadar çok beklerseniz o kadar çok hayal kurarsınız. Dün gece; yani aslında doğumgünümün ilk saatlerinde o çok beklediğim şey oldu! Garipti. Neye benzeteceğime karar veremedim. Çok beklemiştim. Mükemmel olmalıydı. Mükemmel olması için çabaladım. Ama olmadı! Hiçbir bayramın hayal ettiğim gibi geçmemesi, Almanya'dan gelen uzaktan kumandalı arabanın bozulması, 18. doğumgünümü ağlayarak geçirmem gibi...

    Dün gece, pardon sabah... El değmemiş çerez kasesinin omuzunda uyudum. Doğru duydunuz. Bu dört buçuk yıldır beklediğim an! Bu nasıl olur diye hayalini kurduğum, düşünürken yüzümü kızartan masum hayal! Şuan boşluktayım. Santa (Noel Baba) , Eros, Tabiat Ana, Tanrı... Neye inanıyorsanız, ben Tanrı'yı seçeceğim. Dileğimi kabul etti. Ve garip bir şekilde onun için dileğimi harcadığıma üzüldüm. Yani biz insanlar doğru kararlar aldığımıza kendimizi inandırmakta ne kadar başarılıyız. Aslında her bir hücremiz yanlış diye çığlık atarken biz nasıl da asiyiz. Nasıl başkaldırıyoruz. Oysa hiçbir savaşın müttefiksiz kazanılamayacağını öğrenecek kadar okumadık mı kendi tarihimizi? İyileştirebileceğimize inandığımız, düzeltebileceğimize inandığımız adamlar için kaybettiğimiz savaşlar, ganimetler yetmedi... Hiç yetmez ki...

    Dün gece bir hayalim gerçek oldu. Olmama ihtimali ile yaşarken büyülü olan o an! O imkansız görünen o garip o muhteşem an! Artık sadece bir anı oldu. Kısa süreli bir tebessüm. Ve ben bir karar verdim. Bir şeyin olmasını istemek ve olduğunda yaşacağım tatminsizliği ölçmeden bir daha dilek dilemeyeceğim...

    El değmemiş çerez kasem'e... Kader yazıcıları kitabını anımsıyorum. Lise yıllarımda okumuştum. Dün gece bende kaderimi yazdığımı anladım. Yazdığım gerçek oldu. Senin bir suçun yok. Kaderin bir şakası, insanlığın tuhaf tatminsizliği... Yinede doğumgünü hediyem için teşekkür ederim...


(Kabul olması için sürekli dileğiniz tüm dilekler için)

13 Mart 2015 Cuma

Vazgeçemeyenlerin hikayesi...



Söylenecek sözler hiçbir zaman bitmiyormş. Yolda yürürken sert esen bir rüzgar'dı bugünkü bahanem. İnce giyinmiştim gene. İçim titredi. Yakamı çekiştirip, ellerimi ceplerime soktum. Çaresizce ısınabilme telaşına girdim. Sonra senin, kendime iyi bakmadığıma dair uzun nutuklarından biri çınladı kulağımda. Kendi canımın kıymetini bildiğim pek söylenemez. Haklı olduğun tek konuydu. Kendime bakmayı beceremiyordum bir türlü... Bir dolu yanlışlıklar dizisi... Mevsime göre giyinemiyordum. Doğru adamı bulamıyordum. Zararlı olduğunu bildiğim halde kahveden vazgeçemiyordum. Meyve yemiyordum. Sigarayı azaltamıyordum. Seni sevmeyi bırakamıyordum. Deniz kenarında üşüdüğümü farkedemiyordum. Atlet giymiyordum. Saçlarımı duştan sonra iyi kurutamıyordum. Senin beni aldattığını anlayamıyordum. Anlamak istemiyordum. Hava durumuna bakmayı öğrenemediğim için senenin yarısını hasta geçirmekten alamıyordum kendimi... 

İnsanlar kötü alışkanlıklarını severler. Asi hissederler kendilerini. İsyankar... Sende benim kötü alışkanlığımdın işte...

Küçük bir çocuğun çok çikolata yediği için ağrıyan midesi gibiydi, kalbim. O kadar çok sevmiştim ki zehirlemişti beni, sevgin. O çocuğun çikolatadan vazgeçemeyeceği gibi vazgeçemeyecektim senden.  

Vazgeçemedim de zaten...


(Vazgeçemediğimiz tüm kötü alışkanlıkları ithaf edilmiştir.)



12 Mart 2015 Perşembe

Ölümsüz değiliz...





Sigarasından derin bir nefes aldı kadın. Gözlerini kısacık bir an yumdu ve başını hafifçe yukarı kaldırıp soluğunu bıraktı. Küçük bir duman bulutu sardı etrafını. Saçlarına sindi sigara kokusu... Anlamış gibi saçını eliyle havalandırdı. Hırçın buklelerinden biri alnına düştü. Aldırmadı. Bir nefes daha çekti... Sonra bir nefes daha... Gözü kapalı olmadığı anlarda denize dönüktü. Durgundu... Koşmadan, sakince yürüyerek denize sarılacak gibiydi. Yanında ki adam da suskundu. O denize veya kadına değil, doğrudan yola bakıyordu. Sanki koşarak bir taksiye atlamak ve binalar arasında kaybolmak ister gibiydi. Ne konuştuklarını duymama gerek yoktu. Herşey açıktı. Kadın karar vermeye çalışıyordu. O bakışı nerede görsem tanırım. Kırgın, yorgun, yaralı ve düşünceli bakış. Adam bir şeyler yapmış olmalıydı. Yoksa o kayalıklarda oturmalarının başka bir sebebi olamazdı. Kadın bir sigara daha yaktı. Ciğerleri bir kez daha dumanla doldu. Saçı bir kez daha alnına düştü. Adam bir kez daha yola baktı. Kadını ordan almak istedim. Onu alıp en güzelinden bir çilekli pasta ısmarlamak ona. Konuşmadan saatlerce susmak! Ona iyi gelmek istedim. Onu iyileştiremeyeceğimi bile bile... İçim acıdı. Ne kadar tanıdıktı o acı! Tanımamayı dilerdim. Tepkisizce geçip gidebilmek yanlarından. O banka çivilenmişim gibi oturmamak isterdim. Kadının canı acımasın isterdim... Canım acımamış olsun isterdim...

...

Bir süre sonra kadın karar vermişçesine hızla kalktı yerinden. Çantasından bir naneli şeker alıp ağzına attı. Adam sigara içmiyordu muhtemelen. Kadın kısa bir suçluluk anı ile şekeri dişlerinin arasında ezdi. Bugün öpüşmeyeceklerdi. Ve bundan sonrada... Adamın yüzüne hiç bakmadan kayalık zemini tırmandı. Adam da arkasından gitti. Yanımdan geçtiler. Kadının gözleri kararsızca dolaştı üzerimde. Sonra neden bilmiyorum minnetle yumdum gözlerimi. Anladığımı, yalnız olmadığını bilsin istedim. Anladık birbirimizi. Ve onun hikayesinin kalan kısmını yazmaya karar verdim. 

...

Kadın o günden sonra bir daha asla görmek istemediği halde görecekti adamı. Çoğuna sonsuzluğu anımsatan bu şehir ikisini bir kez daha bir araya getirecekti. Kadının kırgınlıkları, yaraları geçmemiş olacaktı. Adamın kendinden emin ifadesi kaybolmayacaktı. Adam pişman olmayacak, kadın onu affetmeyecekti. Onlar birbirlerinin hayatında hiç olmamışlar gibi geçip gideceklerdi. Hiç sarılmamış, birbirlerinin kulaklarına sevdiklerini fısıldamamış, elleri birbirine uygun birer yapboz parçası gibi birbirine geçmemiş, 7 parlak yıldızda dilek dilememiş, sinemaya gitmemiş, karşılıklı çay içmemiş, birbirlerinin dizlerinde hiç uyumamış gibi kaybolup gideceklerdi. 

Herkes birbirinin hayatından kaybolur. Ölmek için intihar mektubu bırakmak zorunda değilsindir aslında. Sessizce, derin bir tevazu ile kadın, adamın hissettirdiği herşeyi öldürdü... Ve  adamda kadının hayatında herhangi biri oluverdi birgün...

Ölümsüzlük bir duygu veya bir insana yüklenemez. Ne doğa, ne dünya, ne dünya üzerinde yaşayan insanlar veya duygular ölümsüz değildir.  

Ölümün insanlara ait olmaması gibi...


Öldürmek zorunda kaldığımız tüm aşklara ithaf edilmiştir...

5 Mart 2015 Perşembe

Korkaklığım...




Şimdi ben gözlerimi kapatsam... Farzı misal hayal olsam... Gelip kapına dayansam... Başucuna çömelip seni izlesem! Filmlerde ki gibi elimi sürmeden sevsem saçlarını. Yüzünde ki her bir değişimi zihnime kazısam... Sabaha dek. Öylece dursam yanında. Beni görmesen. Ben sevsem seni böyle uzaktan. Kime ne? Çok sevsem! Affetsem seni! Hesap vermek zorunda olmasam kendime... Ben sadece seni severek yaşasam... Ne zor şey sevmek! Ah bilsen. Affedemediklerim karşıma diziliyor her sözün geçtiğinde... Ahh... Nasıl acıyorum. Çok acıyorum kendime... Yenemediğim öfkeme, kışın ortasında açan güneşe, birlikteyken çok sevdiğim ama  müziğe yalnız devam etme kararı alan o güzel insanlara, yalancı baharlara, henüz ismini bile bilmediğim kuş çeşitlerine, küllüğü dökmeyi unuttuğum gecelere kızgınım... Ben nasıl affedeyim seni? Önümde upuzun bir nefret listesi... Dünya bir araya gelmiş diyor ki bana; sevme onu, affetme! Ama zor, yeniden başlama gücünü bulmak... Değişiyorum... Korkunç bir insana dönüşüyorum. Korkuyorum. Artık ağlamaktan, gittiğim her yere seni taşımaktan, yapamadıklarımızdan ve birlikteyken yaptığımız herşeyden, tüm anılardan nefret ediyorum... Çiçekli elbiselerimin yerini alan siyahlardan korkuyorum. Gizlice ağlamakta gün geçtikçe ustalaşan gözlerimden, paramparça olan umudumdan korkuyorum...

İnsanlığımın kayboluşunu izliyorum ve çok korkuyorum... 


(Tüm korkanlara ve korkulara ithaf edilmiştir...)

19 Şubat 2015 Perşembe

Benim insanlarım siz misiniz sahiden ???


 Bu yazı ağır hayal kırıklığı ve gerçeklik içermektedir!!!

Ben 28 yaşında bir kadınım! Sokakta yürürken insanlara gülümsemeyi, güzel bir şarkı duydugumda tempo tutmayı severim. Sokak hayvanlarına yemek veririm, mendil satan cocuklardan mendil alirim. Umuda, insanliga inanirim. Her yeni gune, sahip olduklarima sukrederim. Iyi bi insan oldugumu hic soylemedim. Iyi olmaya calisirim sadece…
 
Ama…

Arabam yok. Minibus kullanirim. Korkmadim bugune dek… Saat kac olursa olsun. Korkarak yasamayi yakistirmadim kendime! Felaket senaryolari uretmedim. Yakistiramadim kimselere kotulugu..

Kartopu oynarim her kar yagdiginda. Benden once annem cikar eldivenlerini alip. Annem 61 yasinda. Kartopu oynariz. Bol bol egleniriz. Kimsenin rahatsiz olacagini dusunmedim. Neden rahatsiz olsunlar ki.. Cocuklardan ne farkimiz vardi… Kahkahadan kim rahatsiz olur ki ?

Bir haftadir duyduklarim… Ne kadar korkunc! Benim insanlarim… Benim insanlarim nasil yapar diyorum. Ne zaman bu kadar tahammülsüz olduk biz ? Ne zaman bu kadar kotü olduk. Öldürmek, bir insanın canını almak nasıl bu kadar kolaylaşır ? Aklım almıyor..

Minbüse binen gencecik bir kadın! Öldü... Kartopu oynayan bir adam! Öldü... Dün sabah Üsküdar'da bir kadının parçalanmış cesedi bulundu çöp konteynırında... Özgecan öldürüldüğünden beri 50'ye yakın kadın sessizce terk etti bu dünyayı... Sevgilileri, aileleri, kocaları veya sadece gözüne kestirdiği için, onun olsun istediği için, bir anlık nefis için öldüler... Biz Özgecan'ı duyduk sadece... Diğerlerini bilen, kadınlar ölmesin, biz ölmeyelim diye sesini çıkartmaya çalışan bir sürü kadın daha ölecek... Biliyorum. Ve bunu bilmek benim dünyaya olan inancımı yerinden oynatıyor.. En çok biz ölüyoruz. Doğurduklarımız tarafından... Sıra arkadaşlarımız, sevdiğimiz adamlar, babalarımız, kardeşlerimiz, abilerimiz, sokaktan geçerken bizi süzen, bakışlarıyla rahatsız eden, aklından geçenlerden tiksindiğimiz onlarca erkek tarafından! Ölüyoruz. Ve hiç bir şey yapamıyoruz bu ölümler karşısında...

Ne oldu bize klişesi değil bu. Biz hep mi böyleydik? Görmüyor duymuyormuyduk ? Bunun cevabini öğrenmek icin kac kişi daha ölecek ?? Sıra saklambac oynayan çocuklara geldiği zaman mı duracaklar ? Ya da bir gun duracaklar mı ???

5 Şubat 2015 Perşembe

Martı



İçim yangın yeri! İçim kor! İçim viran!
Bu uzun kış, bu yağmurlar, bu karlar...
Sönmüyorum. Güçleniyor yangınım.

Ben şişede balık, ben denizde damla, ben onca kuş arasında martıyım...


Onca güzel sesli kuş içerisinden martı kahkahası olmuşum ben. Denizi hatırlatıyorum insanlara ama korkutucu bir kahkaha eşliğinde... İnsanlar beni seviyor ama neden sevdiklerini bilmiyorlar. Beni onlara sevdiren deniz aslında. Düşün ki Ankara'da yaşayan bir kadın sesimi duysa güzel şeyler hatırlar. Denizi mesela... Sahili... Bir zamanlar sevmekten mutlu olduğu adamı... Hiç deniz görmemiş biri korkar belki. Serçeleri, güvercinler, kırlangıçları sever benim yerime... Oysa geniş kanatlarım var herkesi kollarımın altına alabilirim. Kocaman kalbim. Ama balıkçıl olduğunu unuttuğundan simit yiyen bir martıdan hiç bir farkım yok. Ben sadece sevilmeyi unuttuğu için seven bir kadınım. Denize dalma çabalarım nafile... Sonunda bir parça simite talim edeceğim besbelli... Bu kavga, bu mücadele boşa... Kulak çınlatan kahkahalarımla bir vapurun ardı sıra uçan sürüye katılmalıyım... Geride kaldım... 

Vapur kıyıdan uzaklaşmadan payıma düşen simiti yakalamalıyım...

 



25 Ocak 2015 Pazar

Şiir burada, Sen nerdesin ?




Yok işte! Tüm sokakları gezsem bile senden bir iz yok! Yoksun ve o kadar yoksun ki ben varlığını görsem tanımam... Ne çakıl taşları ne ekmek kırıntıları ne sokak tabelaları! Sana gelen yolu göstermiyor hiç biri... Şiirler topluyorum kaldırım taşlarından, duvarlardan, yerlerden... Sokaklardan şiirler toplayarak yürüyorum, bomboş! Ne güzel şeyler yazmışlar diyorum... Bende yazmıştım güzel şeyler... Bir taşın üzerine sevdiğimi yazmıştım... Bulamıyorum yerini... Daha çok bardak altlığı biriktiriyorum gittiğim barlardan... Daha çok içiyorum... Seni bulamayacağım yerlerde arıyorum... 

Korkunç birşey bu... İçimi görsen nasıl gürültülü... Ne büyük bir kavga! Sakinliği özledim. Sessizliği... Sonsuz gibi görünen o masmavi gökyüzünü... Şiirlerin acıtmadığı zamanları özledim. Cemal'e, Edip'e, Turgut'a kızmadığım günlerimi özledim. Kelimelerin bu kadar yakıcı olmadığı, sokak kedilerinin kendilerini sevdirmeye çalıştıkları günleri özledim. 

Peter Pan'ı bir daha okuyamayacağım.... İnancımı kaybettim çünkü... Varolmayan ülkenin anahtarını kaybettim... Biri bitmeden közüyle diğerini yaktığım sigaraların dumanlarından boğuluyorum... Ben direnemiyorum. Zor... Gitmek ne zor! Arkana bakmaman lazım. Bakarsan gidemezsin çünkü. Ama için yangın yeri. Affedememek! En korkuncu gitmek zorunda olmak! İnsan kendiyle girdiği hiçbir savaşı kazanamaz! Hiç bitmeyecek bir savaşın kaybedeniyim. Kendimi affedemeyeceğim.

Sokaklar şiir dolu... Şiirlere basarak, mavileri kirleterek yürüyorum... 









15 Ocak 2015 Perşembe

Yaşam dalgalı bir deniz...




Arasına karbon kağıdı koymuşçasına aynı günler yaşıyorum. Oysa değişim iyiydi. Güzeldi... Olmak zorundaydı.. Zamanı gelmişti...Birlikte olamadığımız tüm günler düşman olmuş, uyutmuyor beni şimdi... Kırgınlıklarımdan duvarlar ördüm etrafıma, kimsecikleri yanaştırmıyorum kendime... Bir yerlerde kırmızı, mor çiçekler açıyor. Kuşların göç yolunda ki sıcak şehirler kanat sesleri ile inliyor... Dünyanın bir tarafı yazı yaşıyor, ben kışa hapsoldum. Kar yağıyor sürekli... O kadar çok yağıyor ki kızıyorum ona. Birbirine kar topu atanları, kar fotoğrafı çekenleri sevmiyorum. Yapamadıklarımızı sevmiyorum. Tutulmayan sözleri, yarım kalmışlıkları, acı çekerken gülümsemeyi sevmiyorum.. Umudumu kaybetmeyi sevmiyorum. Çiçeklerin ve ılık güneşin olmadığı havaları sevmiyorum... Bahçemizde ki incir ağacının yapraklarını dökmüş halini sevmiyorum. Seni her hatırladığımda sol gözümün kenarında biriken yaşı sevmiyorum. Çizgi filmleri, battaniyemi, ıhlamur kokusunu sevmiyorum... Gülümsememin kenarına yerleşen o kırgınlığı sevmiyorum. 

Bu halimi sevmiyorum. Toparlanmayı, iyileşmeyi istemiyorum. Dalgaların beni sarıp sarmaladığı huzurlu düşler kuruyorum sadece... Rüzgarın bir kez olsun doğru estiği, saçlarımın ahenkle havalandığı düşler kuruyorum... Suyun ılık olduğunu, şanslıysam deniz kızlarından birinin beni almaya geleceği.... 

Neyse, kendime verdiğim sözü hatırlamak gerek böyle zamanlarda! Yaşlanmış halimi görmek için can atıyorum. Gözümün kenarında ki kırışıkları, yaşanmışlıkları görecek olmak beni heyecanlandırıyor... Suyu ve o huzuru çıkarmalıyım aklımdan... Sadece yaşlanmalıyım...  

Yaşam huzurlu ve dalgalı bir deniz değil midir özünde?