Ben hayal dünyamın günlüğünü tutuyorum sadece...

6 Kasım 2012 Salı

Beni görmemiş say!



Kitapların arasında kendine bir dünya kurmuş her birini tek tek inceliyordu onu izlerken. Her bir kitabı eline alıp önce kapağına sonra arka yüzüne bakıyor sayfalarını hızlıca çeviriyor sonra elinde tartıyordu. Neye dayalı bir seçim olduğunu anlayamamıştı kadın. Tüm gününü orada geçirmek ister gibiydi adam. Elinde olmadan gizemli adama katıldı kadın. Adam ne yapıyorsa o da aynısını yaparak kitapların arasında dolaştı. Oysa kadın sistemliydi, kitap almaya gitmeden önce hangi kitabı alacağına karar verir ve alacağı kitap yoksa oyalanmadan çıkardı kitapçıdan. Ama adam, kendini işine kaptırmış öyle sakin öyle huzurluydu ki, kadının alacağı kitaplar aklından uçup gitmişti.
Bir süre sonra kadına bakarak kitaplardan birini kulağına götürdü. Kadın şaşkınlıkla bir sonra ki hamlesini anlamaya çalışırken adam gayet kendinden emin bir halde; kadına bakıp "beni oku" diyor dedi. Kadın güldü. Adam kitabı koltuğunun altına sıkıştırdı ve devam etti. Bir diğer kitabı eline aldı adam sonra ve "Adını öğrenmek istiyor" dedi.
Özlem dedi kadın çekinerek.
Gülümsedi adam.
Eline aldığı kitabı kulağına götürüp aynı soruyu sordu kadın. Senin Adın ne?
Adam cevap vermedi.
Devam ettiği sır dolu yolculuğunun içinde kaybetti kendini yeniden. Uzun bir süre sonra koltuğunun altına biriken kitapları ile kasaya gitti. Ödemesini yaparken de izledi kadın. Sonra kitaplardan birinin üzerine bir şeyler yazdı. Ve poşete geri koydu. Poşeti tezgahın üzerinde bırakıp tezgahtara birşeyler söyledikten sonra ayrıldı. Kadın merakla kasaya gitti. Elinde tuttuğunu unuttuğu kitap ile beraber. Niyeti adamın peşinden gitmekti. Tezgahtar kadına tam o an seslendi.
Kitaplarınızı unuttunuz!
Hangi kitapları?
Biraz önce çıkan beyefendinin size bıraktığı kitapları.
Kadın şaşkınlıkla kasaya ilerledi. Poşeti aldı ve kitapçıdan çıktı. Adam çoktan gitmişti. En yakın kafeye oturup kitapları karıştırmaya başladı.
Kitabın ilk sayfasında sadece Beni oku yazıyordu. Bu kitap adamın kulağına götürdüğü ilk kitaptı. İkinci kitabı eline alıp hemen ilk sayfasını açtı. Özlem yazıyordu. 3. kitabın ilk sayfasında Senin adın ne yazılıydı. Heyecanla 4. kitabı açtı kadın.
Kitabın adı "Beni görmemiş say"dı. İlk sayfası boştu. Tüm sayfaları hızla taradıktan sonra kitabı kapattı. İşte o zaman kitabın arka kapağında ki fotoğrafı fark etti. Kitabın yazarıydı gizemli adam ve kadın ona hiç ulaşamayacaktı."

23 Ekim 2012 Salı

Sineklik

       






      Elleri üzerimdeydi. Bir daha hiç kendime sarılamayacaktım onun yüzünden. Tenimde yabancı kötü bir koku vardı. Yakınlarda bir çöp kamyonu varmış gibi. Oysa ne severdim yağmur yağarken camın önünde sessizce dikilip kollarımla bedenimi sarmayı. Artık yalnızca camın önünde duracağım kendime sarılamadan. Kendimden iğrenerek. Senden iğrenerek. Gökgürültüsü bastırıyor mu çığlıklarımı. Neden kimse duymuyor beni. Bu kadar mı görünmezim. Oysa yan masasında oturuyorum bir çiftin. Ve ileride en az benim kadar yalnız bir kadın daha var. Onu görüyorum. Kahve isteyeceğim, garson beni görmüyor. Görünmez olmak istemiyorum ben. Dokunulabilir, duyulabilir olmak istiyorum. Sinekliklerini kaldırmak istiyorum ruhumun. Teller ardından bakmak istemiyorum hayata. 

         Ama sen aldın ya hepsini elimden. Kimseye anlatamadım. Sessizliğime gömdüm acımı da. Kimse bilmeyecek neler yaşadığımı. Bir bedene hapsolmak ne demek bilmeyecekler. Artık bana ait olmayan bir bedene. Kapı gıcırtısında irkilen, karanlıkta yürüyemeyen, yatağının altında ki canavardan korkan 25 yaşında bir kadını kimse sevemez. Sevmeli ama. Eğlenceliydim ben. Yaşımın bir önemi yok. İnsanım hala. Nefes alıyorum. Sahi farkediliyor mu nefes aldığım. Kendi korku mabedimde yaşlanıyorum. Eşya değilim ben diye haykırasım var. Yaşıyorum ben. Duyun beni. Kimse duymuyor. İç yaralayan bir ezgi misali fısıltım. Oysa ben yağmurda şemsiyesiz yürüyecektim. Ve fırından çıkan ilk ekmekleri alabilmek için şafakta kalkacaktım yatağımdan. Çayı tavşankanı demleyecektim. Sardunyaları olacaktı balkonumun. Lavanta kokacaktı evim. Naftalin kokacaktı kazakları düşlerimin. 

       Sayende yalnızca bir gölgeyim ben. Korkulan, konuşmaya utanılan, acıyarak bakılan bir gölge. Sahi nasıl getirdin beni bu hale. Bu kadar mı ucuzdu bedenim. Ya da bu kadar mıydı ederim?


14 Ekim 2012 Pazar

Rüya

        


        Ne kadar kafa karıştırıcıydı gülümsemen. İç sesim maddeleşmiş senden uzak durmamı tembihliyordu bana, ellerini beline koyup ayağını sabırsızca yere vurarak. Çok sesli bir koro gibiydi oysa bedenim. Her organım ayrı bir müzik aletini başarıyla çalıyor gibiydi. Sana  doğru yürümüyor süzülüyordum sanki. Yer yürüyen bir merdiven gibi akıyordu ayaklarımın altında. Bizi ayıran şey sadece trafik ışıklarıydı. Bana da sana da durmanı emreden kırmızı küçük adam. Gözlerimizin birbirinde aradığı anlam; ilk görüşte aşk gibi. Adını duymak için heyecanlı  bir çaresizlikte kavruluyordum. Tanışabilirmiydik sahiden? Hatta sevebilir miydik birbirimizi? Vücudum çaresizlikle kıpırdanıyordu. Tüm duyularım harekete geçmişti. 

        Kırmızı adamın yeşil adama yerini devretmesi ile aramızda hiç bir engel kalmamıştı. Sana doğru süzülüyordum. Ellerin omzuna astığın evrak çantasını sıkı sıkı kavramıştı. Benim elim telefonumda. Bir ömür gibi süren bir kaç adımlık mesafeden sonra yanyanaydık. Kokunu alabiliyordum artık. Çam ya da meşe gibi odunsu ama sağlıklı kokunu. Ve ben frambuaz kokuyordum senin aksine. Gözlerimi gözlerinden ayırmadan yanından geçtim. Boynum senin uzaklığına göre kendisini yeniden biçimlendiriyordu. Bakışlarımızın ayrılma zamanı gelmişti. Başımı sağa sola ümitsizce savurdum. Saçlarım dalgalandı. Vücudum normal ritmine dönüyordu işte. Bedensel müzikalim araba motorlarının sesine teslim olarak giderek cılızlaşıyordu.İnsan gürültüleri. Tanrı'm nasıl bu kadar gürültülü olabiliyorlardı? Bu imkansız olmalıydı.

        Uzaklaşmamızın son demlerinde belki de bir nanosaniye içinde yeniden arkama bakmam için tüm vücudumun harekete geçişi. Senin evrak çantanı sıkı sıkı tutuşun ve bir ilk yapıp bana gülümsemen. Gülümseyişinde kaybolmam ve uyanmam.

         Her sabah aynı rüyanın aşılmaz hiçliğinden sıyrılmaya çalışmamsın sen. Kim olduğunu bilmiyorum. Ama her neredeysen seni bulacağım. Bilesin. Ve bulunca seni çok ama çok seveceğim...

6 Ekim 2012 Cumartesi

Umudum...








Umudum camdan dışarı bakan yasaklı bir çocuğun gözlerindeydi..
O denli istekli o denli karamsar...
Sarsmak gerekirdi ara sıra kendine gelsin diye...


Sezen dinlemek gibiydi;
Bazen acı verici bazen heyecanlı.
Bazen kırılgan...

İşten eve dönen memur bir baba gibiydi;
Ay sonu nasıl gelecek diye hesaplayan.
Mağdur ve mağrur...

Anne gibiydi;
En iyisini hayal eden ama söylemeye çekinen.
Kırgın ama şevkatli...

Gizli bir aşk gibiydi;
Duyulmaktan korkan, saklanan.
İçine kapanık... 

Umudum dilek fenerleri gibiydi,
Önce gökyüzünde usul usul süzülen.
Sonra denize düşen...

Mutluluğun resmini çizebilmek, aşkın kimyasını çözebilmek, Tanrı parçacığı bulabilmek gibiydi...

 





30 Eylül 2012 Pazar

Kısa ve Öz

      


       


        Biliyorum sıradan olmadım hiç...Renklerim oldu hep.Belli bir tipim yoktu..Çoğunluğa karışmadım.Amerikan dizilerini izlerip komedi filmlerinde ağladım.Tüm insanları sevdim.Hepsinde güzel birşeyler gördüm.Kız-kadın ayrımı yapmadım. Benim için kadın ve erkek vardı.Homofobik olmadım hiç.Saygı duymayı bildim.Yağmur yağınca şemsiyemi kapatıp, karı parmakuçlarımda tutmaya çalıştım.Güneşten korunmak için güneşgözlüğü takmadım çıplak gözle baktım güneşe hep.İnsanlara baktığım gibi.Herhangi bir etiket eklemeden, dümdüz.Herşeyi sevdim.Affettim.

       Bir sürü şey denedim. Şarkı söyledim, gitar çaldım, öykü yazdım, kıyafet tasarladım,spor yaptım. Barlarda, kafelerde,sokaklarda, otobüslerde insanları izledim. Hayatlarını topladım. Onları yazdım. Kendimi yazdım. Çaput bağladım dilek ağaçlarına. En az sizin kadar inandım falcılara. Ama önce Tanrı'ya...

        Bir sürü film izledim, kitap okudum. Anladım. Anlamadığımı farkettiğimde öğrenmeye çalıştım.Kıskandım ama sapıtmadım. Hep çok konuştum anlatacaklarım vardı çünkü. Birirktirdiklerim. Kızmazdım kolay kolay sadece canım çok acıdığında... O zaman da küfretmez, duvar olur görmezdim.Ben düz biriydim işte.

       Hayata iz bırakmaya çalışan eli ekmek değil kalem tutan biri.

      Senin gibi... Hatırlatmak istedim...

Gibi

 Oysa ne kadar da masumdu hayallerimiz, karakalem çizilmiş bir resim gibi.



Acı veriyor yokluğun, tanıdık bir acı değil ama bu,
Öncekilere benzemiyor hiç.
Böyle, böyle sanki arkamı dönsem seni görecekmişim gibi.
Yoo daha çok senin cenazendeymişim gibi aslında...
Böyle çaresiz, umutsuz bir acı.
Elimin kolumun bağlı olduğu bir acı.
Sanki seni bir daha hiçbir şekilde, hiçbir zaman diliminde göremeyecekmişim gibi.
Boşluk gibi.
En sevdiğim oyuncağım kırılmış gibi.
Mutluluğun resmini çizmem istenmiş de çizememişim gibi.
En sevdiğim yazar yazmaktan vazgeçmiş gibi.
Anılarım silinmiş gibi.
Annem terk etmiş gibi.  


Ahhh... Tarif edemiyorum ki.
Keşke içimi açsam, açsam da görebilsen.
Yokluğun naftalin kokusu gibi.
Sevmediğimi bilirsin oysa.
Ben, sen olsam sırf bu yüzden gitmezdim.

Şimdi gözlerini kapat sevdiğim,
Karakalem bir resmimi çiz gözkapaklarına.







18 Ağustos 2012 Cumartesi

Utanmasam masal diyeceğim...


         




 Onu yazmak, Büyülü ama acı verici….


             Aslında her şey Oz  Büyücüsünün şatosuna yol alırken başlamıştı. Ben umut istiyordum o ise unutamayacağı rüyalar. Yolda özgürlük  arayan bir dost edindik. Ve gelecek arayan bir kız. Şato uzaktı. Yorulduk. Yorgunduk… Gelecek arayan kız ve özgürlüğü düşleyen çocuk birbirlerine aşık oldular. Ve tabi ki bu öyküyü yazmamamın nedeni olan rüya isteyen çocukla umut isteyen ben de sevgili olduk. Yürüyemedik ama beraber. Farklı yollardan devam ettik. Ben şatoya ulaştım. Ve beklemeye başladım. Ama orman çok karanlıktı ve onlar yıldızlara bakmaktan korkuyorlardı. Bu yüzden yollarını bulamıyorlardı. Belki kaç kez geçtiler şatonun önünden. Umudumu kaybetmeden bekledim, gelmediler. Bu satırları şatomdan yazıyorum. Artık Gel’in…

P.S: Bir yolculuğun en güzel yanı, bir deste kağıdının ve bir tükenmeyen kaleminin olmasıdır.

                                                                                                           11.10.2010    Ö.Ç

Eskilerden...


         



 
        Kalmayacak mısın dedi? Kalabilirmişim gibi… Onun soluduğu hava beni nasıl da tüketiyordu. Bilmiyordu. Hayır dedim; kısık, ürkek, benden beklenmeyecek bir ses ile… Hayır! Kalmayacağım… 

       Bir duraktı orası ne zaman biteceğini bilmediğim yolculuğumun bir geçiş noktası. Kalamayacağım, konaklayamayacağım bir han. Bir yol üstü lokantası damağımda kekremsi bir tat bırakan… Ve bu yüzden çikolatanın tadını alamadığım, şekerden vazgeçmemi sağlayan…

     Anlıyordum onu. Anlamak istemesem de. Her hücrem onun adını sayıklarken ve nabzım her atışında adını hecelerken… Onu unutmak zorunda kalmak… Karnımı doyuramadan sofradan kalkmak, sigaramı yakacağım son kibriti rüzgara karşı tutmak, mum ışığında hiç ısınmayan her daim kırmızı ellerimi ısıtmaya çalışmak gibiydi… Beceriksizdim. Başaramadım…

     Yapabildiğim tek şey yazmaktı. O bunları mucizevi bir şekilde okuyup bana artık Dur! Diyene dek. 


                                                                                                       11.10.2010     Ö.Ç