Open publication - Free publishing
Ben hayal dünyamın günlüğünü tutuyorum sadece...
1 Aralık 2012 Cumartesi
30 Kasım 2012 Cuma
Uyuyamayan güzel...
Âşık
olmak zor zanaat ti… Çünkü doğru adamı bulmak gerekirdi önce, kalbinden her
daim ipe sapa gelmez serseriler geçerken. Aslında yaşamak istediklerin
fütursuzcaydı ama sen geleceğini düşündüğünden akşam evine elinde ekmeği ile
gelecek o adamı aradın hep. Sakladın ruhunu ve izin vermedin kimselerin seni
gerçekten tanımasına. Biliyorum. İstediğin hayat bu değil ama bunu yaşıyorsun.
Bu verildi çünkü sana. Ve sende kavga etmekten korktuğundan belki de kabul
ettin sorgusuzca.
Sen
martılardan korkan kadın âşık olacağın adamı seçememekten korkuyorsun şimdi de.
Oysa sende biliyorsun hayat sana iki tane seçenek sunacak ve sen güvenli
dünyanın küçücük penceresinden korkarak bakacaksın aşka. Yanlış kararlar
vereceksin. Bir sürü yanlış karar. Oysa ne kadar isteyeceksin âşık olduğun
adamla geleceği düşünmeden yaşamayı.
Hayat sadece bir matematik
sorusu… Birçok bilinmeyeni olan tuhaf bir
denklem… Sen x’e değerler vereceksin, aşkı bulmak için. Doğrusunun bu olduğunu
düşüneceksin. Oysa sana hep söylüyorum. Aynaya bak, kimsenin göremediği Sen’e. Sonra
seni üzecek o adama âşık ol.
Elbet doğru tercihlerin olacak.
Bırak yadırgasınlar seni. Sen kendini unutma yeter. Çünkü bir kez unutursan
kendini, hayallerini yaksan da ısıtamazsın içini…
Uyu şimdi. Dünya daha güzel ve
anlaşılır bir yer olduğunda söz seni uyandıracağım… Ama bil ki prens hiç gelmeyecek.
25 Kasım 2012 Pazar
13 Kasım 2012 Salı
Kıymalı yumurta Özlem'i
Alışamam zannettiğim ne çok şeye
alıştım ben bilemezsin. İnsan acıyla ilk karşılaştığında nasıl çaresiz, nasıl
nefessiz kalır bilirim ben. Böyle için kurumuş hissedersin. Sanki seni ayakta
tutan tüm hayati sıvıların kaybolup gitmiştir. O kadar susuzsundur ki derinin
çekildiğini hissedersin. Bu yüzden nefes alırken ciğerlerine iğneler batar,
derin nefesler almaktan korkarsın. Dizlerde ki bağın çözüldüğü andır o an.
Yığılacak gibi olursun ama enteresan bir şekilde ayaktasındır. Yürüyor, nefes
alıyor, karnını doyuruyor, seni tanımayan insanlardan acını gizliyorsundur.
Nasılsın sorusuna hiç yapmadığın kadar içten bir gülümsemeyle iyiyim
diyorsundur. İyiyim, yıkıldım ama sen bilme. Ve ben paramparçayım seninle
konuşurken. Sen gülümsememe odaklan ve beni anlama! Farketme ne yaşadığımı. Sen
sadece alman gereken cevabı al ve sorgulama fazlasını diyorsundur aslında.
Yıllarca böyle yaşadım. Kimselere
kalbimi açmak istedim ben. Dostum olmasın, derdimi kimseye anlatmayayım dedim.
Bir daha kıymalı yumurta yemedim. Sen benden gitmek için bana son kez
geldiğinde mutfakta pişen kıymalı yumurta kokusunu duyuyorum her yerde.
Yiyemiyorum. Sevmiyordum artık...
Biliyor musun? Yıllarca geri dönmeni
bekledim. Annem, ne zaman hüzünlensem seni andığımı bilir. Ah hayaldaşım!
Seninle bir kadeh tokuşturmuşluğumuz yok işte. Olmadı bir rakı masasında
birlikte bir anımız. Şarkı söylemedik sarhoşluğun etkisiyle. Biz hiç yüzmedik
seninle. Ve güneşlenmedik. Sen benim en derin, en gizli yaramsın ve ne yazık ki
hep orada kalacaksın. Acın her depreştiğinde bir yazıma konuk olacaksın.
Duymayacaksın, görmeyeceksin, okumayacaksın.
Az daha
sabretseydin, zaten yıllar bizi yavaş yavaş uzaklaştıracaktı birbirimizden...
6 Kasım 2012 Salı
Beni görmemiş say!
Kitapların
arasında kendine bir dünya kurmuş her birini tek tek inceliyordu onu izlerken.
Her bir kitabı eline alıp önce kapağına sonra arka yüzüne bakıyor sayfalarını
hızlıca çeviriyor sonra elinde tartıyordu. Neye dayalı bir seçim olduğunu
anlayamamıştı kadın. Tüm gününü orada geçirmek ister gibiydi adam. Elinde
olmadan gizemli adama katıldı kadın. Adam ne yapıyorsa o da aynısını yaparak
kitapların arasında dolaştı. Oysa kadın sistemliydi, kitap almaya gitmeden önce
hangi kitabı alacağına karar verir ve alacağı kitap yoksa oyalanmadan çıkardı
kitapçıdan. Ama adam, kendini işine kaptırmış öyle sakin öyle huzurluydu ki,
kadının alacağı kitaplar aklından uçup gitmişti.
Bir süre
sonra kadına bakarak kitaplardan birini kulağına götürdü. Kadın şaşkınlıkla bir
sonra ki hamlesini anlamaya çalışırken adam gayet kendinden emin bir halde;
kadına bakıp "beni oku" diyor dedi. Kadın güldü. Adam kitabı
koltuğunun altına sıkıştırdı ve devam etti. Bir diğer kitabı eline aldı adam
sonra ve "Adını öğrenmek istiyor" dedi.
Özlem dedi
kadın çekinerek.
Gülümsedi
adam.
Eline aldığı
kitabı kulağına götürüp aynı soruyu sordu kadın. Senin Adın ne?
Adam cevap
vermedi.
Devam ettiği
sır dolu yolculuğunun içinde kaybetti kendini yeniden. Uzun bir süre sonra
koltuğunun altına biriken kitapları ile kasaya gitti. Ödemesini yaparken de
izledi kadın. Sonra kitaplardan birinin üzerine bir şeyler yazdı. Ve poşete
geri koydu. Poşeti tezgahın üzerinde bırakıp tezgahtara birşeyler söyledikten
sonra ayrıldı. Kadın merakla kasaya gitti. Elinde tuttuğunu unuttuğu kitap ile
beraber. Niyeti adamın peşinden gitmekti. Tezgahtar kadına tam o an seslendi.
Kitaplarınızı
unuttunuz!
Hangi
kitapları?
Biraz önce
çıkan beyefendinin size bıraktığı kitapları.
Kadın
şaşkınlıkla kasaya ilerledi. Poşeti aldı ve kitapçıdan çıktı. Adam çoktan
gitmişti. En yakın kafeye oturup kitapları karıştırmaya başladı.
Kitabın ilk
sayfasında sadece Beni oku yazıyordu. Bu kitap adamın kulağına götürdüğü ilk
kitaptı. İkinci kitabı eline alıp hemen ilk sayfasını açtı. Özlem yazıyordu. 3.
kitabın ilk sayfasında Senin adın ne yazılıydı. Heyecanla 4. kitabı açtı kadın.
Kitabın adı
"Beni görmemiş say"dı. İlk sayfası boştu. Tüm sayfaları hızla
taradıktan sonra kitabı kapattı. İşte o zaman kitabın arka kapağında ki fotoğrafı
fark etti. Kitabın yazarıydı gizemli adam ve kadın ona hiç
ulaşamayacaktı."
3 Kasım 2012 Cumartesi
27 Ekim 2012 Cumartesi
23 Ekim 2012 Salı
Sineklik
Elleri üzerimdeydi. Bir daha hiç kendime sarılamayacaktım onun yüzünden. Tenimde yabancı kötü bir koku vardı. Yakınlarda bir çöp kamyonu varmış gibi. Oysa ne severdim yağmur yağarken camın önünde sessizce dikilip kollarımla bedenimi sarmayı. Artık yalnızca camın önünde duracağım kendime sarılamadan. Kendimden iğrenerek. Senden iğrenerek. Gökgürültüsü bastırıyor mu çığlıklarımı. Neden kimse duymuyor beni. Bu kadar mı görünmezim. Oysa yan masasında oturuyorum bir çiftin. Ve ileride en az benim kadar yalnız bir kadın daha var. Onu görüyorum. Kahve isteyeceğim, garson beni görmüyor. Görünmez olmak istemiyorum ben. Dokunulabilir, duyulabilir olmak istiyorum. Sinekliklerini kaldırmak istiyorum ruhumun. Teller ardından bakmak istemiyorum hayata.
Ama sen aldın ya hepsini elimden. Kimseye anlatamadım. Sessizliğime gömdüm acımı da. Kimse bilmeyecek neler yaşadığımı. Bir bedene hapsolmak ne demek bilmeyecekler. Artık bana ait olmayan bir bedene. Kapı gıcırtısında irkilen, karanlıkta yürüyemeyen, yatağının altında ki canavardan korkan 25 yaşında bir kadını kimse sevemez. Sevmeli ama. Eğlenceliydim ben. Yaşımın bir önemi yok. İnsanım hala. Nefes alıyorum. Sahi farkediliyor mu nefes aldığım. Kendi korku mabedimde yaşlanıyorum. Eşya değilim ben diye haykırasım var. Yaşıyorum ben. Duyun beni. Kimse duymuyor. İç yaralayan bir ezgi misali fısıltım. Oysa ben yağmurda şemsiyesiz yürüyecektim. Ve fırından çıkan ilk ekmekleri alabilmek için şafakta kalkacaktım yatağımdan. Çayı tavşankanı demleyecektim. Sardunyaları olacaktı balkonumun. Lavanta kokacaktı evim. Naftalin kokacaktı kazakları düşlerimin.
Sayende yalnızca bir gölgeyim ben. Korkulan, konuşmaya utanılan, acıyarak bakılan bir gölge. Sahi nasıl getirdin beni bu hale. Bu kadar mı ucuzdu bedenim. Ya da bu kadar mıydı ederim?
14 Ekim 2012 Pazar
Rüya
Ne kadar kafa karıştırıcıydı gülümsemen. İç sesim maddeleşmiş senden uzak durmamı tembihliyordu bana, ellerini beline koyup ayağını sabırsızca yere vurarak. Çok sesli bir koro gibiydi oysa bedenim. Her organım ayrı bir müzik aletini başarıyla çalıyor gibiydi. Sana doğru yürümüyor süzülüyordum sanki. Yer yürüyen bir merdiven gibi akıyordu ayaklarımın altında. Bizi ayıran şey sadece trafik ışıklarıydı. Bana da sana da durmanı emreden kırmızı küçük adam. Gözlerimizin birbirinde aradığı anlam; ilk görüşte aşk gibi. Adını duymak için heyecanlı bir çaresizlikte kavruluyordum. Tanışabilirmiydik sahiden? Hatta sevebilir miydik birbirimizi? Vücudum çaresizlikle kıpırdanıyordu. Tüm duyularım harekete geçmişti.
Kırmızı adamın yeşil adama yerini devretmesi ile aramızda hiç bir engel kalmamıştı. Sana doğru süzülüyordum. Ellerin omzuna astığın evrak çantasını sıkı sıkı kavramıştı. Benim elim telefonumda. Bir ömür gibi süren bir kaç adımlık mesafeden sonra yanyanaydık. Kokunu alabiliyordum artık. Çam ya da meşe gibi odunsu ama sağlıklı kokunu. Ve ben frambuaz kokuyordum senin aksine. Gözlerimi gözlerinden ayırmadan yanından geçtim. Boynum senin uzaklığına göre kendisini yeniden biçimlendiriyordu. Bakışlarımızın ayrılma zamanı gelmişti. Başımı sağa sola ümitsizce savurdum. Saçlarım dalgalandı. Vücudum normal ritmine dönüyordu işte. Bedensel müzikalim araba motorlarının sesine teslim olarak giderek cılızlaşıyordu.İnsan gürültüleri. Tanrı'm nasıl bu kadar gürültülü olabiliyorlardı? Bu imkansız olmalıydı.
Uzaklaşmamızın son demlerinde belki de bir nanosaniye içinde yeniden arkama bakmam için tüm vücudumun harekete geçişi. Senin evrak çantanı sıkı sıkı tutuşun ve bir ilk yapıp bana gülümsemen. Gülümseyişinde kaybolmam ve uyanmam.
Her sabah aynı rüyanın aşılmaz hiçliğinden sıyrılmaya çalışmamsın sen. Kim olduğunu bilmiyorum. Ama her neredeysen seni bulacağım. Bilesin. Ve bulunca seni çok ama çok seveceğim...
6 Ekim 2012 Cumartesi
Umudum...
Umudum camdan dışarı bakan yasaklı bir çocuğun gözlerindeydi..
O denli istekli o denli karamsar...
Sarsmak gerekirdi ara sıra kendine gelsin diye...
Sezen dinlemek gibiydi;
Bazen acı verici bazen heyecanlı.
Bazen kırılgan...
İşten eve dönen memur bir baba gibiydi;
Ay sonu nasıl gelecek diye hesaplayan.
Mağdur ve mağrur...
Anne gibiydi;
En iyisini hayal eden ama söylemeye çekinen.
Kırgın ama şevkatli...
Gizli bir aşk gibiydi;
Duyulmaktan korkan, saklanan.
İçine kapanık...
Umudum dilek fenerleri gibiydi,
Önce gökyüzünde usul usul süzülen.
Sonra denize düşen...
Mutluluğun resmini çizebilmek, aşkın kimyasını çözebilmek, Tanrı parçacığı bulabilmek gibiydi...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





