Ben hayal dünyamın günlüğünü tutuyorum sadece...

25 Eylül 2015 Cuma

İçim acıdı sadece... bir an... şimdi geçti...


   Şimdi sana anlatacağım hikayeyi ilk defa duymuyorsun. Ben senin kim olduğunu bilmiyorum. Sen beni hiç görmedin. Ama benzer hayatların fragmanlarında arkadan geçen kadını oynuyoruz ikimizde...Aynı şeyleri farklı yaşam formlarında yaşıyoruz. Paralel evrenler gibiyiz...  Aynıyız, aynı hataları yapıp, aynı yollarda kayboluyoruz... Sadece birbirimize rastlamadık henüz... 

***

    Kış bu sene soğuk geçecek diyip duydum kendime... Bir filmde görmüştüm kadın cama dönmüş, dudakları ile buhar yapıp anlamsız şekiller çizerken cama, bunu söylüyordu. Bu kış soğuk geçecek... O kış soğuk geçmiş miydi sahi?

   Aklımı toplayamıyorum. Binlerce bahane binlerce doğru ile savaşıyor içimde. Hiçbirşey yolunda gitmezken ben nasıl doğru karar verdiğime inanabilirim ki? Sanki tepe taklak yuvarlanıyorum. 

   Siyahı sevmiyorum artık. Senin gibi onu da bıraktım. Siyah giyen adamları da hatta siyah giyen adamlarla ilgili o komik filmi de. Will Smith'i de sevmiyorum. Siyah yazan kalemleri ve geceyi de... 

  Gözlerimi kapatıp ayaklarımı yere sıkıca bassam dünyanın döndüğünü hissedeceğime inaırdım çocukken. Seni gördüğüm  gün döndüğünü değil belki ama durduğunu hissettiğime yemin edebilirim. Bana doğru yürüyüşün! Filmlerde ki gibi... Böyle yavaş, böyle sakin... Sanki kilometrelerce yol ve senin sınırsız zamanın varmış gibi... Yetişmek zorunda değilmişsin gibi... Benim seni sonsuza dek bekleyeceğimi bilircesine... Bana doğru yürüdün. Direk bana! Kollarımı iki yana açıp sana sarılmak, seni karşılamak istedim. Hoşgeldin demenin en güzel biçimini düşündüm zihnimde... Hayatıma hoşgeldin. Hoşgeldin hayatıma... Bana geldin. Sen benim olmaya geldin. Benim kalmaya! Bir başkasının hayatından çıkıp benim hayatım olmaya geldin sen... 

   Kendimi nasıl da sana ait hissettim. Oysa benim hayatım bir çeşit reklam arasıymış. Bir başkasının hırpalayıp yorduğu kalbini kısacık bir süre bende dinlendirmek istemişsin. Ben koşulsuzca sana dair planlar yaparken sen reklamın kalan saniyelerini saymışsın. Sen bana bunu neden yaptın? Ben hala bu soruya cevap veremedim. Bazı geceler (şuan ki gibi) sana pijamalarımla yalınayak koşmak istiyorum. Romantik bir yağmur yağmasa veya ayağıma çer çöp batsa bile... Koşmak istiyorum. Senin olmayı o kadar özledim ki... İçimin acısına tahammülüm kalmadı artık... Bitsin diyorum bazen. Bitsin herşey. Tüm acılarım. Bencilliğimi alıp karşıma saatlerce konuşuyorum. Bir çıkar yol bilsem. O güne dönsem mesela... Salağa yatsam. Öğrenmemiş gibi yapsam. Sana sarılıp sahilde uzun uzun yürüsem. Hiç bir yere varmadan. Saatlerce... Senin bana o ilk gün yürüdüğün gibi... Sakince... Yürüsem... Sen ona gitmesen. Kimseye gitmesen. Kimseye gitmesek. Artık kimse olmasa birbirimizden başka! 


   Aldatılan her kadının hayatında pençe izleri olur. Bu izleri de herkes görür. Ürkekliğinden, korkaklığından, yalnızlığından görür... Dünyayı yakıp yıkabilecekken, sarayın Hürremi değil de Mahidevran'ı olursun. Bazen sadece bekleyen ve yalnızlığı kabullenen... 


***
   Hikayeyi tamamladın dimi? Biliyorum. Keşke tamamlamak zorunda kalmasaydın. Keşke bilmediğin bir şey anlatabilseydim sana... Keşke bu kadar tanıdık olmasaydı bu acı, sana!!!

22 Ağustos 2015 Cumartesi

Alışamamak!



Artık sevmiyorsun beni! İlk defa tutuyorsun bir sözünü ve bu beni öldürüyor! Hergün her saniye yeniden, en baştan öldürüyor!  Birbirimizi sevmemeye söz vermek yaptığımız en aptalca şeydi. Biz sevmeliydik! Herkesten ve herşeyden çok birbirimizi! Tüm dünyaya karşı durup sevmeliydik... Çok sevmeliydik... Biz ayrılmamalıydık. Biz vazgeçmemeliydik! Biz, biz olarak kalmalıydık... Çoğalmalıydık, azalmamalıydık!

Ama affedemiyorum cancağızım. Yemin ederim her sabah ve akşam hatta bazı öğleden sonraları bile seni affetmek için kendime yalanlar söylüyorum.  Olmuyor, yapamıyorum. Ben kırıklarımı süpüremiyorum halı altına. Elime batıyor her toplamaya çalıştığımda bir daha kanıyorum. Seni affedemiyorum ve başlayamıyorum yeni bir hayata. Sevemiyorum ve kimse de sevmiyor beni.. 

Herkeste bir telaş, yalnızlığımı bitirmeye karar vermiş tüm dünya. Sen dışında bir sürü seçenek ile... Adını, yüzünü hatırlamadığm insanlarla tanışıyorum ve en baştan bir daha bir daha anlatıyorum kendimi o adamlara... Ben o adamları tanımak istemiyorum. Ben kimseyi tanımak istemiyorum. Dinlemiyorlar beni. Üzülmemeliymişim artık. Koskoca bir yılı bitirmişim. Geçmeliymiş artık. Son görüştüğüm çocuk çok iyiymiş. Efendiymiş. Bağırmak istiyorum! Çığlık çığlığa! O sen değilsin. Ve bu beni öldürüyor. Ve bunu onlara anlatamıyorum. Senin olmadığın sokaklar, senin olmadığın deniz kenarlarında yürüyorum... Senin olmadığın otobüslere biniyorum. Çantamı koyup yanıma, o koltuk dolu demek istiyorum tüm tıklım tıkışlığına rağmen otobüsün! Orası dolu. O gelecek demek istiyorum.

Herşeyini attım. Geçer sandım böyle. Ama öyle özlüyorum ki. Hani şu çok mutlu olduğum bir fotoğrafımız vardı seninle. Deniz kenarındaydık yine. Ben sana sokulmuşum böyle boynuna yaslanmış burnum. Nasıl doya doya çekiyorum seni içime... Seni içime çekmeyi özledim. Buram buram özledim. Çok özledim. Ben çok yoruldum. Bana bunu neden yaptın! Neden? Nasıl yaptın? Sen benim masalıma bunu neden yaptın!!!

Artık kuşları sevmiyorum çünkü benim bir gökyüzüm yok! Yok  işte... Ve elimden hiçbir şey gelmiyor...

Geçsin diye oturup bir köşesinde hayatın, yarama üflüyorum aynı sabırla... 

Affedemiyorum...

15 Ağustos 2015 Cumartesi

Ve ben bir gün seni affetmemeye yemin ettim...



***
Hoyrattın! 
Tanıştığımız günkü mahçup, çekingen tavrın yerini kasırgalara bırakmıştı... 
Ve ben bir gün seni affetmemeye yemin ettim...
***

Birilerine ait olmalıymışım. Sevmeliymişim en başından. Doğru adam varmış!  Ben her şeyin en güzeline layıkmışım. Diğerlerine benzemiyormuşum. Güçlüymüşüm. Farklıymışım. Hayranmış bana herkes. Dimdikmişim. 

Bırak öyle bilsinler. İçimde paramparça olmuş oyuncağını avuçlarına almış, çaresizce ağlayan çocuğu görmesinler. Benim ne çok ağladığımı bilmesinler... Benim yarabandından görünmeyen kalbimi görmesinler... Onlar, hani sana dönmediğim için beni alkışlayanlar, seni affetmediğim için bana övgüler yağdıranlar, iyiyim sansınlar. İyi olacağım çünkü günün birinde. Çok iyi bir dost, mükemmel olmaya çalışan bir evlat, her derde koşan bir kardeş, iyi bir çalışma arkadaşı, güzel gülen bir komşu, sessiz bir yol arkadaşı olacağım hayatım boyunca. İnsanlar beni hep sevecekler, biliyorum. Hep sevdiler. Bende ne olduğunu anlayamadıkları bir boşluğa rağmen beni sevecekler. Bende onları. Kedilerle oynayacağım, sokak çocuklarına gülümseyeceğim, sokak müzisyenlerine eşlik edeceğim... Beni herkes sevecek biliyorum! Bende herkesi seveceğim. Sen hariç!

Çünkü bu aşkı sen kirlettin!!! Seni asla affetmeyeceğim... Seni affetmeyeceğim... Seni asla... Sana asla... Bir daha sevdiğimi söylemeyeceğim... Sen, canşenliğim, sen sevdiceğim, sen yarim olmayacaksın bir daha... İnsanlar gururları ve önyargılarına tutsaktır. Bende gururuma tutsağım... Seni affetmeyeceğim... Asla...

Ama sana bir daha veda edecek gücüm yok! Yoruldum sana her defasında veda etmekten ve canımın her defasında daha çok acımasından...Zamanla geçebilen acılara sahip olmak lüks benim dünyamda. Hızla akan zamana sahip olmak gibi... Benim olduğum yerde herşey ilk günkü gibi acıtır. 

Dokunma yaralarıma... Bırak kendi başına kabuk bağlamayı öğrensinler. Bırak iyileşmeyi denesinler. Bırak beni... Bırak kalbimi... Bırak ruhumu... Bırak sadece... Ve git. Her nerede mutlu olacaksan oraya... 

Bu aşkı sen kirlettin ve temizleyemezsin. Artık olmaz! Biz de kaybettik ne yapalım! Tanrı'nın müthiş planında payımıza düşeni yaşamak zorundayız. Sen vicdan azabınla ben kırık kalbimle... Ama her ne olursa olsun büyük bir tevazu ile...Yaşamak zorundayız...




28 Temmuz 2015 Salı

Kedilere gülümseyen kadın...



Üst geçitte durmuş, denizi izler gibi büyük bir sükunetle izliyordu trafiği... Bir süre sonra sigarada yaktı. Derin derin içine çekti şehrin gürültüsünü... Az ilerisinde duran dilenciye baktı hoşgörüyle. Ceplerini yokladı. Bulduğu paraları ona verdi. Dilenci ise cebine sakladı. Bozuk paralarının içine yakışamayacak kadar kağıttı kadının verdiği paralar. Minnet yerine şüphe ile süzdü kadını. Kadın sıradandı. Salınarak geçen bir kediye gülümsüyor, annesini çekiştiren bir çocuğa sevgi dolu gözlerle bakıyordu. Ben yüksekten korktuğum için kenarlarına yaklaşmadan tam ortasından yürürken, o korkulukların en dibindeydi. Bir çılgınlık yapmasa diye geçiriverdim içimden. Asıl çılgınlığın direnmek, yaşamaya çalışmak olduğunu unutarak...Gidemedim. Geçip gidenlere aldırmadan, yükseklik korkuma gözlerimi yumup bekledim onunla.

Sağ elini havaya kaldırdığını anımsıyorum. Sanki benim duymadığım, kimselerin duymadığı bir şarkıya eşlik ediyormuş gibi dalgalandı eli gökyüzünde. Emel sayın'ın meşhur elleri geldi aklıma. Zarif ve akılda kalıcı. Oysa bu kadının elleri de kendisi gibi sıradandı. Ne yapmak istiyordu? Neden oradan ayrılmıyordu? Ölmek için kötü bir yöntemdi _eğer aklından geçen buysa. Ben olsam nasıl ölmeyi seçerdim diye düşünmekten alamadım kendimi. Üst geçit yerine boğaz köprüsünü tercih edeceğim kesindi. Ama neden ölmeliydi? Yani gençti, yaşayabilirdi. Vazgeçmek için erken değil miydi?

Diğer elini de korkuluktan çektiğinde kalbime bir şeyler battı. Çok yüksekti ve hızla geçen arabalar vardı. Durdurmalıydım. Yanına gidemezdim de. Polisi arasam! Ne diyecektim ki?

Ölmek için erken! ağzımdan çıkabilen tek cümle. Herkesin _ o hariç herkesin_ bana bakmasını sağladı. Ona bir adım daha yaklaştım tüm cesaretimle, yaşamaktan vazgeçme! Kırgın veya kızgın ol! Ama vazgeçen olma!
O hariç herkes beni dinliyordu. Biraz daha yaklaştım. Artık neredeyse yanındaydım. Kalabalık çember olmuştu bile çoktan. Telefonlar ceplerden çıkmış videolar çekilmeye başlanmıştı. Fısıltıları duyuyordum. Bir adım kalmıştı aramızda.  Arkandan ağlayacak tek bir kişi bile olduğuna inanıyorsan yapma! O seni hiç affetmeyecektir. Hem günah! Çok günah! Söylediklerime inanmıyordum. Kalabalık içinde bağırarak konuşuyordum ve herkes beni dinliyordu. Sabun köpüğünden hallice şöhretim ve iyice şişen egomla ona son adımı attım. Omuzuna dokundum.

Adeta yerinden sıçradı. Korku dolu gözlerle bana bakıp, anlamadığım bir şekilde el hareketleri yapmaya başladı. Kalabalığa bakındı sonra yine bana. Kimin söylediğini anlayamadığım ama beni şaşırtan o cümle ile hayrete düştüm; yazık, dilsiz herhal! Bana uzun uzun baktı ve bende ona.

Sonra rahatsız edilmişliğin verdiği tuhaf sessizlik ile merdivenlere yürüdü. Ve gitti.

O kadının ne kadarı gerçek ne kadarı bendim bilmiyorum. Hala bilmiyorum. Ama her daim umut olmalı.. Hayat üçüncü sayfa haberlerine çıkmadan da yaşanılabilmeli...

Yaşamak! Ne derin, ne acı, ne tutkulu ne muazzam bir şey...

Vazgeçmek istemeyenlere ithaf edilmiştir...

17 Temmuz 2015 Cuma

Ben hep aşık kalacağım, sen hep huzursuz...




Ben hep sana aşık kalacağım. Hep sadık! Mümkün değil diyorsun biliyorum. Kalbimin bir yanı yokmuş gibi devam edeceğim hayata. Hayatıma giren herkes o kadar sevebiliyormuşum sanacak. O kadar mutlu olabilirmişim gibi. Daha fazlasına kalbim yetmez sanacaklar. Midemi küçültmek için kelepçe takmışım gibi kalbimi küçülteceğim. Sınırımı yalnızca ben bileceğim. 

Seni kimse sevemeyecek benim gibi mesela... Sende bunu bileceksin. Hep bir eksik olacak, için. Sebebini hatırlamayacaksın belki. Ama eksik kalacaksın. Giderken helal ettiğim haklarımın yanında gizlice ruhunu çaldım ben. Artık yalnızca bana ait bir yanın. İstesende kimseye ait olamayacaksın tamamen. Benden aldıklarının yanında bu hiç! İnan. 

En karanlık kabusunun ortasında uyanamadığını düşün, bildiğin tüm dualarla bildiğin tek Tanrı'ya  yalvardığını... Ve onun seni kendinle başbaşa bıraktığını düşün. Kan ter içinde yatağında gözünü açtığında yaşadığın o anlık huzur. Bir kaç saniye ama dünyaya bedel. İşte ben o huzur olmanın hayalindeydim. Sen artık gözünü açtığında yalnızca karanlığı göreceksin. İnce uzun parmakların lambanın düğmesine gidecek. Korktuğun için kendinden utanarak ışığı açıp karabasanlarını kovacaksın. Sonra yeniden uyuyacaksın ama tedirgin. Ben düğmeyi açmadan karanlığa gözlerimi alıştırıyorum. Karanlığı sevmeyi öğrendim. İşte huzur korkmamakmış. 

Neden bunları anlattığımı soruyorsun biliyorum. Aklından onlarca düşünce geçiyor. Savaşmamak veya vazgeçmek! Senin bana benim hayata yakıştıramadığım diğer herşeyle birlikte karanlığımı kucaklamadan yazmak istedim. Huzurlu uykular uyuma istiyorum. Uyuyama! Benim karanlık sessizliklerim sana da bulaşsın istiyorum. Huzursuzluğun ne olduğunu bil ve ondan kurtulmanın çaresi olmasın! 

Benim içime gün be gün işleyen ve gökkuşağının tek bir rengini dahi barındırmayan o korkunç resmi gör istedim.

Huzursuz geceler artık sevmek istemediğim...


14 Temmuz 2015 Salı

Bulutlar kalıyor sen gidiyorsun...





Gittin! Bildiğim her dilde, bilmediğim her türde gittin. Zihnimde her gün yeniden gidiyorsun. Ve daha dramatik oluyor her seferinde... Sen gidiyorsun ve ben yanımdan geçen insan selinin arasında çaresizce sana bakıyorum. Gidiyorsun ve ben tek kelime edemiyorum ardından. 

İçimde kocaman bir boşluk. Kirazların çiçekleri soluyor, yalancı baharlardan. Hücrelerim bin parçaya bölünüyor. Teoman müziğe dönüyor ve en acılı şarkılarını bana yazıyor... Sen gidiyorsun ve yaz gidiyor. Yıllar gidiyor. Çocukluğum gidiyor peşin sıra. Bildiğim her şey gidiyor. Umutlarım gidiyor, sonbahar geri geliyor. Plüton bir gezegen olmuyor ardından. En geç ölmesi gerekenler ölüyor bir anda. Politikacılar birbirine giriyor. Koalisyonun yerinde yeller esiyor. Gidiyorsun. Kutuplar eriyor. Fokları öldürüyorlar. Hergün başka bir dehşet haberi okuyorum. Gidiyorsun. Ve dünya ne kadar mutsuz bir hale dönüşüyor. İnsanların hayatları değişiyor. Gidiyorsun. Bahçede ki kedinin yeni yavruları oluyor. Yağmur yağıyor yazın ortasında ve ahmakları ıslatmıyor sadece. Bulutlar kalıyor sen gidiyorsun. Ve güneş görünmüyor artık. Bir sürü korkunç şey görüyorum. Her yerde kötülük! Kötülükten korkuyorum. Sen  gidiyorsun.

Ve ben bildiğim tüm duaları unutuyorum. Sadri Alışık filmlerinde teselli arıyorum. İkimizde garibanız sonuçta. Ve uzayda bile gariban kalmayı başarabiliyoruz! Sen gidiyorsun ve dünya utanmadan güneşin etrafında ki dönüşünü tamamlıyor. 1 koca seneyi bitiriyorum. Sen gelmiyorsun...


4 Temmuz 2015 Cumartesi

Bir zaman "her şey" idim, şimdi "hiç" oldum...



Bazen her şey tahmin ve tahammül edilemez bir sürat ile değişir.. 
Bir zaman "her şeyken" "hiç" olursun. 
Ve o hiçliğe öyle çabuk alışırsın ki sanki hayatın boyunca "hiç" olmuşsun gibi...
Bazen hayat bir kelime oyunudur çünkü.
Ve sen her şeyi çözecek o önemli kelimeyi hatırlayamazsın... 
Bulmaca yarım kalır ve sen Hiç olursun...
***

    Bir yıl bitti. Varlığınla sayamadığım ayları, şimdi yıllara tamamlıyorum. Ne kadar kısa ne kadar çabuk geçti seninle iken zaman... Unutmuş sayılmam. Daha çok gece var ağlayacak, daha çok gerçek inkar edilecek! Ne çok bahane üretilecek. Bir sürü kapı var çarpılacak! Bir sürü dua ve beddua... Daha çok şarkı var seni hatırlatacak...

    Unutmuş sayılmam. Literatüre eklenecek bir dolu küfür, çekilecek bir dolu acı var. Birbirini kovalayacak bir sürü mevsim, senin gelmeyeceğin yollar var gözlenecek... Gidenlerin ardından su dökmemeyi öğreneceğim daha. Çok gece var geçmeyecek...

   Deniz kenarına gideceğim birazdan. Senin beni her gün aldığın yamuk uzayan ağacın gölgesinde oturup döneceğim. Ve kimse görmeyecek beni. Fark etmeyecekler... Ben kalabalığa karışıp kaybolmayı öğrendim. Görünmez oldum ben...








30 Mayıs 2015 Cumartesi

Gidemeyenlerin hikayesi...



Otobüse binip uzak bir yerlere gitme isteği içimde. Bildiğim her şeyi terk etmek niyetindeyim. Arada olur bana. Boşsa, hep aldığım 9 numaralı koltuğa kurulur, terk ederim bu şehri... İmdb'nin listesine bile giremeyecek kadar kötü bir filmi seçer izlemem! Mola yerlerinde sadece sigara içmeye inerim. O koltuktan kalkmak dönmek gibi gelir bana. Dönemem. Dönmemeliyim. Şu gidenin halinden memnun olduğu için dönmediği yerlerden birine gidesim gelir çoğu zaman.Gidememenin, gidince koşa koşa dönmenin çaresizliği ile yaşarım!

Bi söz okudum geçenlerde; "Eminim sende üzülmüşsündür ama benim şu ciğer komple gitti" diye... Bende eksik olan ne diyordum. Ahh cancağızım...

Ben burdayım. Hala bıraktığın yerdeyim. Elimde hala bu son dedigim sigaram! Deniz kokuyor bir yanım. Bildiğin tanidiğin o kadınım hala. Değistim demelerim yalan! Koca bir yalan hersey.  Bir adım olsun atamadım hayata. Ben iyileşemedim. Sana da dönemedim. Dönmek istedim ama ayaklarım! Ah benim söz dinlemez başına buyruk ayaklarım! Sana gelemedi... Sana gelemedim! 

Burası cok karanlık. Ben çok karanlığım. İyileşmiyor yaralarım. İyileşemiyorum. Ben yapamıyorum. Gözlerim dalıyor. Korkuyorum ağlayacağım diye. Ağlıyorumda çoğu zaman. Bir bulut sanki gri.. gözbebeklerimin üzerinde. Şimşekler çakıyor içim paramparça. Yalnızlık sonsuzmuş.. Sonsuzluktayım. Atıp tutmalarım yalan! Kalabalıklar icinde çaresizim. Gülüyorum. Bol bol gülüyorum. Ve kimse ağladığımı  anlamıyor ben gülerken. Öyle güzel gülüyorum ki... Görsen bir kez daha aşık olursun bana! Olur musun sahi ? Bana en başından bir kez daha aşık olur musun ? Ya da ben kalbimin seni seçtigi masum kısmını süpürüp güzelce temizlesem, seni seven o kadını bulur muyum ? Seni affedebilir miyim ?

Affedemem biliyorum. O kadın ruhunu çeyiz sandığına kaldıralı cok oldu sanırım... Ondan geriye yıkık dökük bir paçavra kaldi sadece. Kalbine degil, ayaklarına söz geçiremeyen bir kadın!!!

Hem gidemeyen, hem kalamayan, her daim kanayan bir kadın!
 



17 Mayıs 2015 Pazar

El değmemiş çerez kasesi... Yine...






Bir şeyin olmasını ne kadar beklerseniz o anı o kadar çok mükemmelleştirirsiniz zihninizde. Bu bayramı beklemek, bu Almanya'dan gelecek uzaktan kumandalı arabayı beklemek, bu 18 yaşına basmanın hayalini kurmak gibidir... Ne kadar çok beklerseniz o kadar çok hayal kurarsınız. Ve sonunda olduğunda büyük bir hayal kırıklığı sarar sizi… Hiçbir bayramın hayal ettiğim gibi geçmemesi, Almanya'dan gelen uzaktan kumandalı arabanın bozulması, 18. Doğum günümü ağlayarak geçirmem gibi...

Bugün aklıma geldi. Bir anda… Bundan 5 sene önceydi. Bir akşam hiç gitmediğim bir bara düştü yolum. Canım rakı içmek istiyordu. Böyle manasız zamanlarda, saçma sapan yerlerde canım rakı ister benim. O günlerden biriydi… Kalabalığa karışıp, sandalyemde küçüldüğüm an menüyü uzattı bir garson. Gözüm rakı bölümüne gitti. Bir duble rakı istedim. Rakım geldi. Başımı bir tek o an kaldırdım masadan. Bir tek an. Ve onu gördüm. Hırçın kıvırcık saçlarını siyah bir lastikli tokayla hapsetmiş, geniş omuzlarına dar gelen bordo tişörtü içinde gülümseyen o adamı gördüm. O an evrende bir yerlere gizlenmiş olan Eros göz kırptı bana. Ok ve yaya ihtiyacı yoktu. Bazen bir gülümseme de en az Eros’un oku kadar etkilidir. O gün öğrendim. Üzerimde minik beyaz atların olduğu gömleğim, onun prensim olacağına inandırdı beni. İnanmak bedavaydı nasılsa.
O akşamdan sonra oraya hep gittim... Daha çok gittim. Hep onu görmek içindi. 5 koca sene! Taş olsa çatlar bence, ben sabrettim. Şimdi muhteşem bir aşk hikayesi bekleyenler var değil mi? Boşuna gerilim müziği mırıldanmayın. O adam beni, benim onu sevdiğim gibi sevmedi. Aksine dost olduk. Bana kız arkadaşlarını anlattı, ben dinledim. Cesaretimi toplamam için karaciğerime yaptığım alkol birikiminin ibreyi doldurduğu bir gün her şeyi söyledim! Her şeyi. Ciddiyim. Onu nasıl sevdiğimi, ne kadar çok sevdiğimi, ve sevdiğimi… Hep sevdiğimi… Sonra… Yine dost olduk!!! Onun tabiri ile tabi. Ben gene sevdim. Ama susarak sevmeyi bilen her platonik tutkunu gibi sessizce sevdim.

Hala seviyor muyum? Bir şekilde seviyorum. Garip bir hali sevginin bu! Yorgunca, sessizce, herkesten gizlice. Daha çok antep fıstığı gördüğümde seviyorum onu. Saçma. Koskoca çerez kasesinde benim için büyük bir kazı yapıp topladığı, önüme koyduğu (sevdiğim tek çerez ) tüm antep fıstıklarını hatırlıyorum. Onları hatırladığımda onu hep seveceğimi anlıyorum.
Artık antep fıstığı yememem, onun o bardan ayrılmış olması, Eros’un haksız çıkması hiçbir şey ifade etmiyor. Ben Kadıköy’e her adım attığımda minik atları olan gömleğimi giyiyorum düşümde… Ve onun artık kısa olan saçlarına özlemle bakıyorum.
P.S: Bu yazı midesinde kelebekler yerine minik atlar koşan bir kadın tarafından, Adele dinlenilerek yazılmıştır. Ve antep fıstığını çerez kasesine bolca dolduran garsonlara adanmıştır!




11 Nisan 2015 Cumartesi

Tüm kadınlarıma... Hepiniz benim kahramanımsınız...




Bir kadının gözlerinin içine bakarak artık onu sevmediğini bir başka kadına aşık olduğunu söyleyen bir adam! Dürüst bir adamdır. Aldatmayı seçmemiştir. Peki bu hikayenin asıl kahramanı kimdir? Kadın mı yoksa adam mı ? Bir kahraman olmadan hikaye yazılabilir mi?

Benim her zaman kahramanlarım kadınlar oldu. Bu hikayede o kadının adı 'Y.' O kadın bana hikayesini anlatırken hep gülümsedi. Acımamı istemedi ona. Acımazdım ki zaten. Çünkü çoğu kadına rağmen o kadın ayakta kalmayı seçmişti... Bu öykü tüm güçlü kadınlara ithaf edilmiştir...

...

O akşam her zamankinden farklıydı. Uzun zamandır onda bir haller olduğunu biliyordum. 22 yıllık evlilik ve 2 harika çocuktan sonra onu tanıyordum. O benim uğruna herşeyden vazgeçtiğim adam değildi. Artık değildi... Gözlerinde farklı birşeyler vardı. Yıllar önce kaybettiğimiz birşeyler. O akşam çocuklar yattıktan sonra çayımı alıp salona geçtim. Herzaman oturduğum o tekli koltuğa oturdum. Evde bana ait olan nadir şeylerden biriydi. Hiç daha fazlasını istememiştim. Bir gün olsun üçlü koltuğu ondan almayı düşünmemiştim. Aşk geçeli çok olmuştu ama birbirimize karşı birşeyler hissetme ihtimalimizi unutmamaya çalışıyordum. Aşkın bittiği yerde ilişkileri eski güzel günler yürütür... Bizde de böyleydi... Ali bana bakarken beni görmüyordu artık. Yani o evde anneydim. Ama kadın değildim artık. Sonunda ona döndüm. 

Neyin var Ali?
_Sana söylemem gereken birşey var...

   Bu sonunda neyin yanlış olduğunu öğreneceğim andı. Ne söyleyeceğini bilmiyordum ama hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağından emindim. O benim Ali'm olmayacaktı. Ben onun kadını... Cesaretlendirmek için gözlerinin içine bakmaya başladım...

Seni dinliyorum. 
_ Bunu söylemenin kolay bir yolu yok. Ama ben bir başkasına AŞIK oldum. 
....
_Y. İyi misin?
....
_Birşeyler söyle lütfen.

Teşekkür ederim söylediğin için. En kısa sürede boşanalım. 

Birşeyler sormayışım çaresizliğimden değildi. Bazen aldığınız hiçbir cevap size yetmez. Bunu bilecek kadar çok yaşadım. Bana söyleyeceği herşey önce dövüp sonra nasihat veren anne(!) gibi, yersiz olacaktı. Sustum. En iyi yaptığım şeydi susmak. Çocuklarıma güçlü bir anne vermeliydim. Komşulara, aileme, bizi duyacak herkese güçlü bir kadın imajı vermeliydim. Kimseye bu sözlerle anlatamazdım. O benim çocuklarımın babasıydı sonuçta... En iyisi her zamanki yalandı; 'yürümüyordu, bitirmeye karar verdik'. Detaylar benim ve onun arsında kalmalıydı. Sonuçta çocuklarımın babasıydı. Kimseye gerçeği anlatamadım...

...
Kimseye gerçeği anlatamadı. Beni görene dek. Neden bilmiyorum. İnsanlara güven veren bir yüzüm olduğunu söylerler. Bir anda sadece adımı bilirken bana hikayesini anlattı. İçimden geçenlerin yarısını söyleyemedim ona. Korkularını ve endişelerini bölüştük. Ben üzerime düşeni yapıp yazdım. O okumayacak. Ama diğer 'Y.' ler için birşeyler söylemeli...

Kadınlar dünyaya zorlukla gelir ve ölene dek bir mücadele içindedir. Eşitlik için savaşmak, kendini doğru ifade etmek, hayallerinin peşinden koşmak, ismini korumak, yargıları kırmak, biryerlere hakettiği için geldiğini ispatlamak, erkek çocuk doğurabilmek için her gece dua etmek, okuyabilmek için mucizeler dilemek, sevdiği adamla evlenebilmek için savaşmak, sevdiği adamın değiştiğini görünce kaçabilmek ve ölmemek için direnmek zorundadır. Bazen ise kadın, sadece kadındır. Bir çocuk kalbine sahip, kırık bir salıncak gibidir. Sevdiği adamı bir başka kadına vermek ve bunu hazmetmek zorundadır. Kadın hayatı boyunca rol yapmak ve bu role uygun yaşamak zorundadır. Kadın yenilmemek için çalışmalıdır. Düşmemelidir. 

Biz kadınlar, hepimiz... Öyle güçlü ve öyle güzeliz ki... Elimizden alamayacakları tek şey bu sanırım...

O yüzden bir ayna varsa yakınınızda lütfen ona bakıp, o güçlü, o muazzam varlığa bir kez daha teşekkür edin. 

Siz, her biriniz benim kahramanlarımsınız...

Sevgiyle, Dostlukla, Kızkardeşlikle...

Özlem Çelik