Ben hayal dünyamın günlüğünü tutuyorum sadece...

17 Temmuz 2015 Cuma

Ben hep aşık kalacağım, sen hep huzursuz...




Ben hep sana aşık kalacağım. Hep sadık! Mümkün değil diyorsun biliyorum. Kalbimin bir yanı yokmuş gibi devam edeceğim hayata. Hayatıma giren herkes o kadar sevebiliyormuşum sanacak. O kadar mutlu olabilirmişim gibi. Daha fazlasına kalbim yetmez sanacaklar. Midemi küçültmek için kelepçe takmışım gibi kalbimi küçülteceğim. Sınırımı yalnızca ben bileceğim. 

Seni kimse sevemeyecek benim gibi mesela... Sende bunu bileceksin. Hep bir eksik olacak, için. Sebebini hatırlamayacaksın belki. Ama eksik kalacaksın. Giderken helal ettiğim haklarımın yanında gizlice ruhunu çaldım ben. Artık yalnızca bana ait bir yanın. İstesende kimseye ait olamayacaksın tamamen. Benden aldıklarının yanında bu hiç! İnan. 

En karanlık kabusunun ortasında uyanamadığını düşün, bildiğin tüm dualarla bildiğin tek Tanrı'ya  yalvardığını... Ve onun seni kendinle başbaşa bıraktığını düşün. Kan ter içinde yatağında gözünü açtığında yaşadığın o anlık huzur. Bir kaç saniye ama dünyaya bedel. İşte ben o huzur olmanın hayalindeydim. Sen artık gözünü açtığında yalnızca karanlığı göreceksin. İnce uzun parmakların lambanın düğmesine gidecek. Korktuğun için kendinden utanarak ışığı açıp karabasanlarını kovacaksın. Sonra yeniden uyuyacaksın ama tedirgin. Ben düğmeyi açmadan karanlığa gözlerimi alıştırıyorum. Karanlığı sevmeyi öğrendim. İşte huzur korkmamakmış. 

Neden bunları anlattığımı soruyorsun biliyorum. Aklından onlarca düşünce geçiyor. Savaşmamak veya vazgeçmek! Senin bana benim hayata yakıştıramadığım diğer herşeyle birlikte karanlığımı kucaklamadan yazmak istedim. Huzurlu uykular uyuma istiyorum. Uyuyama! Benim karanlık sessizliklerim sana da bulaşsın istiyorum. Huzursuzluğun ne olduğunu bil ve ondan kurtulmanın çaresi olmasın! 

Benim içime gün be gün işleyen ve gökkuşağının tek bir rengini dahi barındırmayan o korkunç resmi gör istedim.

Huzursuz geceler artık sevmek istemediğim...


14 Temmuz 2015 Salı

Bulutlar kalıyor sen gidiyorsun...





Gittin! Bildiğim her dilde, bilmediğim her türde gittin. Zihnimde her gün yeniden gidiyorsun. Ve daha dramatik oluyor her seferinde... Sen gidiyorsun ve ben yanımdan geçen insan selinin arasında çaresizce sana bakıyorum. Gidiyorsun ve ben tek kelime edemiyorum ardından. 

İçimde kocaman bir boşluk. Kirazların çiçekleri soluyor, yalancı baharlardan. Hücrelerim bin parçaya bölünüyor. Teoman müziğe dönüyor ve en acılı şarkılarını bana yazıyor... Sen gidiyorsun ve yaz gidiyor. Yıllar gidiyor. Çocukluğum gidiyor peşin sıra. Bildiğim her şey gidiyor. Umutlarım gidiyor, sonbahar geri geliyor. Plüton bir gezegen olmuyor ardından. En geç ölmesi gerekenler ölüyor bir anda. Politikacılar birbirine giriyor. Koalisyonun yerinde yeller esiyor. Gidiyorsun. Kutuplar eriyor. Fokları öldürüyorlar. Hergün başka bir dehşet haberi okuyorum. Gidiyorsun. Ve dünya ne kadar mutsuz bir hale dönüşüyor. İnsanların hayatları değişiyor. Gidiyorsun. Bahçede ki kedinin yeni yavruları oluyor. Yağmur yağıyor yazın ortasında ve ahmakları ıslatmıyor sadece. Bulutlar kalıyor sen gidiyorsun. Ve güneş görünmüyor artık. Bir sürü korkunç şey görüyorum. Her yerde kötülük! Kötülükten korkuyorum. Sen  gidiyorsun.

Ve ben bildiğim tüm duaları unutuyorum. Sadri Alışık filmlerinde teselli arıyorum. İkimizde garibanız sonuçta. Ve uzayda bile gariban kalmayı başarabiliyoruz! Sen gidiyorsun ve dünya utanmadan güneşin etrafında ki dönüşünü tamamlıyor. 1 koca seneyi bitiriyorum. Sen gelmiyorsun...


4 Temmuz 2015 Cumartesi

Bir zaman "her şey" idim, şimdi "hiç" oldum...



Bazen her şey tahmin ve tahammül edilemez bir sürat ile değişir.. 
Bir zaman "her şeyken" "hiç" olursun. 
Ve o hiçliğe öyle çabuk alışırsın ki sanki hayatın boyunca "hiç" olmuşsun gibi...
Bazen hayat bir kelime oyunudur çünkü.
Ve sen her şeyi çözecek o önemli kelimeyi hatırlayamazsın... 
Bulmaca yarım kalır ve sen Hiç olursun...
***

    Bir yıl bitti. Varlığınla sayamadığım ayları, şimdi yıllara tamamlıyorum. Ne kadar kısa ne kadar çabuk geçti seninle iken zaman... Unutmuş sayılmam. Daha çok gece var ağlayacak, daha çok gerçek inkar edilecek! Ne çok bahane üretilecek. Bir sürü kapı var çarpılacak! Bir sürü dua ve beddua... Daha çok şarkı var seni hatırlatacak...

    Unutmuş sayılmam. Literatüre eklenecek bir dolu küfür, çekilecek bir dolu acı var. Birbirini kovalayacak bir sürü mevsim, senin gelmeyeceğin yollar var gözlenecek... Gidenlerin ardından su dökmemeyi öğreneceğim daha. Çok gece var geçmeyecek...

   Deniz kenarına gideceğim birazdan. Senin beni her gün aldığın yamuk uzayan ağacın gölgesinde oturup döneceğim. Ve kimse görmeyecek beni. Fark etmeyecekler... Ben kalabalığa karışıp kaybolmayı öğrendim. Görünmez oldum ben...








30 Mayıs 2015 Cumartesi

Gidemeyenlerin hikayesi...



Otobüse binip uzak bir yerlere gitme isteği içimde. Bildiğim her şeyi terk etmek niyetindeyim. Arada olur bana. Boşsa, hep aldığım 9 numaralı koltuğa kurulur, terk ederim bu şehri... İmdb'nin listesine bile giremeyecek kadar kötü bir filmi seçer izlemem! Mola yerlerinde sadece sigara içmeye inerim. O koltuktan kalkmak dönmek gibi gelir bana. Dönemem. Dönmemeliyim. Şu gidenin halinden memnun olduğu için dönmediği yerlerden birine gidesim gelir çoğu zaman.Gidememenin, gidince koşa koşa dönmenin çaresizliği ile yaşarım!

Bi söz okudum geçenlerde; "Eminim sende üzülmüşsündür ama benim şu ciğer komple gitti" diye... Bende eksik olan ne diyordum. Ahh cancağızım...

Ben burdayım. Hala bıraktığın yerdeyim. Elimde hala bu son dedigim sigaram! Deniz kokuyor bir yanım. Bildiğin tanidiğin o kadınım hala. Değistim demelerim yalan! Koca bir yalan hersey.  Bir adım olsun atamadım hayata. Ben iyileşemedim. Sana da dönemedim. Dönmek istedim ama ayaklarım! Ah benim söz dinlemez başına buyruk ayaklarım! Sana gelemedi... Sana gelemedim! 

Burası cok karanlık. Ben çok karanlığım. İyileşmiyor yaralarım. İyileşemiyorum. Ben yapamıyorum. Gözlerim dalıyor. Korkuyorum ağlayacağım diye. Ağlıyorumda çoğu zaman. Bir bulut sanki gri.. gözbebeklerimin üzerinde. Şimşekler çakıyor içim paramparça. Yalnızlık sonsuzmuş.. Sonsuzluktayım. Atıp tutmalarım yalan! Kalabalıklar icinde çaresizim. Gülüyorum. Bol bol gülüyorum. Ve kimse ağladığımı  anlamıyor ben gülerken. Öyle güzel gülüyorum ki... Görsen bir kez daha aşık olursun bana! Olur musun sahi ? Bana en başından bir kez daha aşık olur musun ? Ya da ben kalbimin seni seçtigi masum kısmını süpürüp güzelce temizlesem, seni seven o kadını bulur muyum ? Seni affedebilir miyim ?

Affedemem biliyorum. O kadın ruhunu çeyiz sandığına kaldıralı cok oldu sanırım... Ondan geriye yıkık dökük bir paçavra kaldi sadece. Kalbine degil, ayaklarına söz geçiremeyen bir kadın!!!

Hem gidemeyen, hem kalamayan, her daim kanayan bir kadın!
 



17 Mayıs 2015 Pazar

El değmemiş çerez kasesi... Yine...






Bir şeyin olmasını ne kadar beklerseniz o anı o kadar çok mükemmelleştirirsiniz zihninizde. Bu bayramı beklemek, bu Almanya'dan gelecek uzaktan kumandalı arabayı beklemek, bu 18 yaşına basmanın hayalini kurmak gibidir... Ne kadar çok beklerseniz o kadar çok hayal kurarsınız. Ve sonunda olduğunda büyük bir hayal kırıklığı sarar sizi… Hiçbir bayramın hayal ettiğim gibi geçmemesi, Almanya'dan gelen uzaktan kumandalı arabanın bozulması, 18. Doğum günümü ağlayarak geçirmem gibi...

Bugün aklıma geldi. Bir anda… Bundan 5 sene önceydi. Bir akşam hiç gitmediğim bir bara düştü yolum. Canım rakı içmek istiyordu. Böyle manasız zamanlarda, saçma sapan yerlerde canım rakı ister benim. O günlerden biriydi… Kalabalığa karışıp, sandalyemde küçüldüğüm an menüyü uzattı bir garson. Gözüm rakı bölümüne gitti. Bir duble rakı istedim. Rakım geldi. Başımı bir tek o an kaldırdım masadan. Bir tek an. Ve onu gördüm. Hırçın kıvırcık saçlarını siyah bir lastikli tokayla hapsetmiş, geniş omuzlarına dar gelen bordo tişörtü içinde gülümseyen o adamı gördüm. O an evrende bir yerlere gizlenmiş olan Eros göz kırptı bana. Ok ve yaya ihtiyacı yoktu. Bazen bir gülümseme de en az Eros’un oku kadar etkilidir. O gün öğrendim. Üzerimde minik beyaz atların olduğu gömleğim, onun prensim olacağına inandırdı beni. İnanmak bedavaydı nasılsa.
O akşamdan sonra oraya hep gittim... Daha çok gittim. Hep onu görmek içindi. 5 koca sene! Taş olsa çatlar bence, ben sabrettim. Şimdi muhteşem bir aşk hikayesi bekleyenler var değil mi? Boşuna gerilim müziği mırıldanmayın. O adam beni, benim onu sevdiğim gibi sevmedi. Aksine dost olduk. Bana kız arkadaşlarını anlattı, ben dinledim. Cesaretimi toplamam için karaciğerime yaptığım alkol birikiminin ibreyi doldurduğu bir gün her şeyi söyledim! Her şeyi. Ciddiyim. Onu nasıl sevdiğimi, ne kadar çok sevdiğimi, ve sevdiğimi… Hep sevdiğimi… Sonra… Yine dost olduk!!! Onun tabiri ile tabi. Ben gene sevdim. Ama susarak sevmeyi bilen her platonik tutkunu gibi sessizce sevdim.

Hala seviyor muyum? Bir şekilde seviyorum. Garip bir hali sevginin bu! Yorgunca, sessizce, herkesten gizlice. Daha çok antep fıstığı gördüğümde seviyorum onu. Saçma. Koskoca çerez kasesinde benim için büyük bir kazı yapıp topladığı, önüme koyduğu (sevdiğim tek çerez ) tüm antep fıstıklarını hatırlıyorum. Onları hatırladığımda onu hep seveceğimi anlıyorum.
Artık antep fıstığı yememem, onun o bardan ayrılmış olması, Eros’un haksız çıkması hiçbir şey ifade etmiyor. Ben Kadıköy’e her adım attığımda minik atları olan gömleğimi giyiyorum düşümde… Ve onun artık kısa olan saçlarına özlemle bakıyorum.
P.S: Bu yazı midesinde kelebekler yerine minik atlar koşan bir kadın tarafından, Adele dinlenilerek yazılmıştır. Ve antep fıstığını çerez kasesine bolca dolduran garsonlara adanmıştır!




11 Nisan 2015 Cumartesi

Tüm kadınlarıma... Hepiniz benim kahramanımsınız...




Bir kadının gözlerinin içine bakarak artık onu sevmediğini bir başka kadına aşık olduğunu söyleyen bir adam! Dürüst bir adamdır. Aldatmayı seçmemiştir. Peki bu hikayenin asıl kahramanı kimdir? Kadın mı yoksa adam mı ? Bir kahraman olmadan hikaye yazılabilir mi?

Benim her zaman kahramanlarım kadınlar oldu. Bu hikayede o kadının adı 'Y.' O kadın bana hikayesini anlatırken hep gülümsedi. Acımamı istemedi ona. Acımazdım ki zaten. Çünkü çoğu kadına rağmen o kadın ayakta kalmayı seçmişti... Bu öykü tüm güçlü kadınlara ithaf edilmiştir...

...

O akşam her zamankinden farklıydı. Uzun zamandır onda bir haller olduğunu biliyordum. 22 yıllık evlilik ve 2 harika çocuktan sonra onu tanıyordum. O benim uğruna herşeyden vazgeçtiğim adam değildi. Artık değildi... Gözlerinde farklı birşeyler vardı. Yıllar önce kaybettiğimiz birşeyler. O akşam çocuklar yattıktan sonra çayımı alıp salona geçtim. Herzaman oturduğum o tekli koltuğa oturdum. Evde bana ait olan nadir şeylerden biriydi. Hiç daha fazlasını istememiştim. Bir gün olsun üçlü koltuğu ondan almayı düşünmemiştim. Aşk geçeli çok olmuştu ama birbirimize karşı birşeyler hissetme ihtimalimizi unutmamaya çalışıyordum. Aşkın bittiği yerde ilişkileri eski güzel günler yürütür... Bizde de böyleydi... Ali bana bakarken beni görmüyordu artık. Yani o evde anneydim. Ama kadın değildim artık. Sonunda ona döndüm. 

Neyin var Ali?
_Sana söylemem gereken birşey var...

   Bu sonunda neyin yanlış olduğunu öğreneceğim andı. Ne söyleyeceğini bilmiyordum ama hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağından emindim. O benim Ali'm olmayacaktı. Ben onun kadını... Cesaretlendirmek için gözlerinin içine bakmaya başladım...

Seni dinliyorum. 
_ Bunu söylemenin kolay bir yolu yok. Ama ben bir başkasına AŞIK oldum. 
....
_Y. İyi misin?
....
_Birşeyler söyle lütfen.

Teşekkür ederim söylediğin için. En kısa sürede boşanalım. 

Birşeyler sormayışım çaresizliğimden değildi. Bazen aldığınız hiçbir cevap size yetmez. Bunu bilecek kadar çok yaşadım. Bana söyleyeceği herşey önce dövüp sonra nasihat veren anne(!) gibi, yersiz olacaktı. Sustum. En iyi yaptığım şeydi susmak. Çocuklarıma güçlü bir anne vermeliydim. Komşulara, aileme, bizi duyacak herkese güçlü bir kadın imajı vermeliydim. Kimseye bu sözlerle anlatamazdım. O benim çocuklarımın babasıydı sonuçta... En iyisi her zamanki yalandı; 'yürümüyordu, bitirmeye karar verdik'. Detaylar benim ve onun arsında kalmalıydı. Sonuçta çocuklarımın babasıydı. Kimseye gerçeği anlatamadım...

...
Kimseye gerçeği anlatamadı. Beni görene dek. Neden bilmiyorum. İnsanlara güven veren bir yüzüm olduğunu söylerler. Bir anda sadece adımı bilirken bana hikayesini anlattı. İçimden geçenlerin yarısını söyleyemedim ona. Korkularını ve endişelerini bölüştük. Ben üzerime düşeni yapıp yazdım. O okumayacak. Ama diğer 'Y.' ler için birşeyler söylemeli...

Kadınlar dünyaya zorlukla gelir ve ölene dek bir mücadele içindedir. Eşitlik için savaşmak, kendini doğru ifade etmek, hayallerinin peşinden koşmak, ismini korumak, yargıları kırmak, biryerlere hakettiği için geldiğini ispatlamak, erkek çocuk doğurabilmek için her gece dua etmek, okuyabilmek için mucizeler dilemek, sevdiği adamla evlenebilmek için savaşmak, sevdiği adamın değiştiğini görünce kaçabilmek ve ölmemek için direnmek zorundadır. Bazen ise kadın, sadece kadındır. Bir çocuk kalbine sahip, kırık bir salıncak gibidir. Sevdiği adamı bir başka kadına vermek ve bunu hazmetmek zorundadır. Kadın hayatı boyunca rol yapmak ve bu role uygun yaşamak zorundadır. Kadın yenilmemek için çalışmalıdır. Düşmemelidir. 

Biz kadınlar, hepimiz... Öyle güçlü ve öyle güzeliz ki... Elimizden alamayacakları tek şey bu sanırım...

O yüzden bir ayna varsa yakınınızda lütfen ona bakıp, o güçlü, o muazzam varlığa bir kez daha teşekkür edin. 

Siz, her biriniz benim kahramanlarımsınız...

Sevgiyle, Dostlukla, Kızkardeşlikle...

Özlem Çelik


27 Mart 2015 Cuma

Kırış kırış..




Ben diğer insanlara benzemem... Yeni serilen çarşafta uyuyamam... Kabus görürüm. Kırışıklık, karışıklık benim sahibi olduğum herşey... Ütüden ütülü olan herşeyden nefret ederim. Karmaşık adamlar severim. Kötü olmayan ama kötü gibi yapan... Cızırtılı şarkılar severim. Pürüzsüz bir ses rahatsız eder beni. Musluktan damlayan suya sinir olmam. Her seferinde teki mutlaka bozulan ojeye kızmam. Defalarca çakmadan yanan çakmakları sevmem. Benim için karışıklık iyidir. Bir şeylerin karışık olması beni yaşadığıma inandırır. Gerçek benim için böyle... İlişkilerim de karışıktır. Dikiş tutturamam. Beceremem birşeyler hep yanlış gider. Yanlışlıklar kendimi rahat hissettiriyor. Kusursuzluk bana göre değil. Ben daha çok diş macununu ortasından sıkanlardan... Beyazların arasına bir tane kırmızı çorap koyup öyle yıkayanlardanım. Ben aynı anda bir sürü şey düşünüp hiç birini yapamayanlardanım. Ben herşeyi karışık severim... Kumpiri, dondurmayı... Birbiriyle alakasız şeyleri yanyana koyarım. Mercimek çorbası ile beyaz peynir yerim, kahve içerken çilek yer, mutlu olduğumda kötü anılarımı düşünür üzülürüm... Karışığım ben. Karmakarışık. Düğüm olmuş bir top iplik yumağı gibiyim. İnsanların sevmediklerini, sevemediklerini, rahatsız olduklarını severim. Ben gol yiyen kaleciye, detone olan şarkıcıya, beceriksz sihirbazlara, yüksekten sallayan falcılara, gürültüye, trafiğe, en sevdiğim şarkının ortasında giden elektriğe kızmam... 

Kızmak için daha fazla şey beklerim. Sanki hakkımı doldurursam bir daha kızamayacakmışım gibi. O yüzden büyük tabularım var. Küçük şeylerle zaman kaybedemem... Karışıklığı sevme nedenim bu. Birbirine geçmiş kolyeleri sabırla ayıklarım. Teki kaybolan çorapları atmam. Dağılmışları severim. Dağınık kalmasını severim içimin. Çünkü bir yangın var. Birşeyler yanıyor. Dumanı gören, itfaiyeyi çağıran yok. Basmakalıplardan kaçmanın başka çaresini bulamadım. Bende karışıklığı sevdim. Sevmek zorundaydım. 

Biryerlerde bunları okuyan birileri var. Kızıyor içten içe. Karışıklık sevilir mi diyor biliyorum. İçi dağınık olan insan nasıl düzen sevsinki? Ruhum kırış kırışken nasıl ütüleyeyim kıyafetlerimi? Herşeyin rengi bu kadar bulanıkken neden beyazlarım beyaz kalsın ki? Asilikten değil yorgunluktundan, yıpranmışlıktan benimki...

Karışıklığım saçlarımın dalgasını denizden almasından... Düzensizliğimde, kırışıklığımda bundan...

(Tüm yorulmuşlara, durup dinlenemeyenlere ithaf edilmiştir.)

El değmemiş çerez kasesi bitti!



    Bir şeyin olmasını ne kadar beklerseniz o anı o kadar çok mükemmelleştirirsiniz zihninizde. Bu bayramı beklemek, bu Almanya'dan gelecek uzaktan kumandalı arabayı beklemek, bu 18 yaşına basmanın hayalini kurmak gibidir... Ne kadar çok beklerseniz o kadar çok hayal kurarsınız. Dün gece; yani aslında doğumgünümün ilk saatlerinde o çok beklediğim şey oldu! Garipti. Neye benzeteceğime karar veremedim. Çok beklemiştim. Mükemmel olmalıydı. Mükemmel olması için çabaladım. Ama olmadı! Hiçbir bayramın hayal ettiğim gibi geçmemesi, Almanya'dan gelen uzaktan kumandalı arabanın bozulması, 18. doğumgünümü ağlayarak geçirmem gibi...

    Dün gece, pardon sabah... El değmemiş çerez kasesinin omuzunda uyudum. Doğru duydunuz. Bu dört buçuk yıldır beklediğim an! Bu nasıl olur diye hayalini kurduğum, düşünürken yüzümü kızartan masum hayal! Şuan boşluktayım. Santa (Noel Baba) , Eros, Tabiat Ana, Tanrı... Neye inanıyorsanız, ben Tanrı'yı seçeceğim. Dileğimi kabul etti. Ve garip bir şekilde onun için dileğimi harcadığıma üzüldüm. Yani biz insanlar doğru kararlar aldığımıza kendimizi inandırmakta ne kadar başarılıyız. Aslında her bir hücremiz yanlış diye çığlık atarken biz nasıl da asiyiz. Nasıl başkaldırıyoruz. Oysa hiçbir savaşın müttefiksiz kazanılamayacağını öğrenecek kadar okumadık mı kendi tarihimizi? İyileştirebileceğimize inandığımız, düzeltebileceğimize inandığımız adamlar için kaybettiğimiz savaşlar, ganimetler yetmedi... Hiç yetmez ki...

    Dün gece bir hayalim gerçek oldu. Olmama ihtimali ile yaşarken büyülü olan o an! O imkansız görünen o garip o muhteşem an! Artık sadece bir anı oldu. Kısa süreli bir tebessüm. Ve ben bir karar verdim. Bir şeyin olmasını istemek ve olduğunda yaşacağım tatminsizliği ölçmeden bir daha dilek dilemeyeceğim...

    El değmemiş çerez kasem'e... Kader yazıcıları kitabını anımsıyorum. Lise yıllarımda okumuştum. Dün gece bende kaderimi yazdığımı anladım. Yazdığım gerçek oldu. Senin bir suçun yok. Kaderin bir şakası, insanlığın tuhaf tatminsizliği... Yinede doğumgünü hediyem için teşekkür ederim...


(Kabul olması için sürekli dileğiniz tüm dilekler için)

13 Mart 2015 Cuma

Vazgeçemeyenlerin hikayesi...



Söylenecek sözler hiçbir zaman bitmiyormş. Yolda yürürken sert esen bir rüzgar'dı bugünkü bahanem. İnce giyinmiştim gene. İçim titredi. Yakamı çekiştirip, ellerimi ceplerime soktum. Çaresizce ısınabilme telaşına girdim. Sonra senin, kendime iyi bakmadığıma dair uzun nutuklarından biri çınladı kulağımda. Kendi canımın kıymetini bildiğim pek söylenemez. Haklı olduğun tek konuydu. Kendime bakmayı beceremiyordum bir türlü... Bir dolu yanlışlıklar dizisi... Mevsime göre giyinemiyordum. Doğru adamı bulamıyordum. Zararlı olduğunu bildiğim halde kahveden vazgeçemiyordum. Meyve yemiyordum. Sigarayı azaltamıyordum. Seni sevmeyi bırakamıyordum. Deniz kenarında üşüdüğümü farkedemiyordum. Atlet giymiyordum. Saçlarımı duştan sonra iyi kurutamıyordum. Senin beni aldattığını anlayamıyordum. Anlamak istemiyordum. Hava durumuna bakmayı öğrenemediğim için senenin yarısını hasta geçirmekten alamıyordum kendimi... 

İnsanlar kötü alışkanlıklarını severler. Asi hissederler kendilerini. İsyankar... Sende benim kötü alışkanlığımdın işte...

Küçük bir çocuğun çok çikolata yediği için ağrıyan midesi gibiydi, kalbim. O kadar çok sevmiştim ki zehirlemişti beni, sevgin. O çocuğun çikolatadan vazgeçemeyeceği gibi vazgeçemeyecektim senden.  

Vazgeçemedim de zaten...


(Vazgeçemediğimiz tüm kötü alışkanlıkları ithaf edilmiştir.)



12 Mart 2015 Perşembe

Ölümsüz değiliz...





Sigarasından derin bir nefes aldı kadın. Gözlerini kısacık bir an yumdu ve başını hafifçe yukarı kaldırıp soluğunu bıraktı. Küçük bir duman bulutu sardı etrafını. Saçlarına sindi sigara kokusu... Anlamış gibi saçını eliyle havalandırdı. Hırçın buklelerinden biri alnına düştü. Aldırmadı. Bir nefes daha çekti... Sonra bir nefes daha... Gözü kapalı olmadığı anlarda denize dönüktü. Durgundu... Koşmadan, sakince yürüyerek denize sarılacak gibiydi. Yanında ki adam da suskundu. O denize veya kadına değil, doğrudan yola bakıyordu. Sanki koşarak bir taksiye atlamak ve binalar arasında kaybolmak ister gibiydi. Ne konuştuklarını duymama gerek yoktu. Herşey açıktı. Kadın karar vermeye çalışıyordu. O bakışı nerede görsem tanırım. Kırgın, yorgun, yaralı ve düşünceli bakış. Adam bir şeyler yapmış olmalıydı. Yoksa o kayalıklarda oturmalarının başka bir sebebi olamazdı. Kadın bir sigara daha yaktı. Ciğerleri bir kez daha dumanla doldu. Saçı bir kez daha alnına düştü. Adam bir kez daha yola baktı. Kadını ordan almak istedim. Onu alıp en güzelinden bir çilekli pasta ısmarlamak ona. Konuşmadan saatlerce susmak! Ona iyi gelmek istedim. Onu iyileştiremeyeceğimi bile bile... İçim acıdı. Ne kadar tanıdıktı o acı! Tanımamayı dilerdim. Tepkisizce geçip gidebilmek yanlarından. O banka çivilenmişim gibi oturmamak isterdim. Kadının canı acımasın isterdim... Canım acımamış olsun isterdim...

...

Bir süre sonra kadın karar vermişçesine hızla kalktı yerinden. Çantasından bir naneli şeker alıp ağzına attı. Adam sigara içmiyordu muhtemelen. Kadın kısa bir suçluluk anı ile şekeri dişlerinin arasında ezdi. Bugün öpüşmeyeceklerdi. Ve bundan sonrada... Adamın yüzüne hiç bakmadan kayalık zemini tırmandı. Adam da arkasından gitti. Yanımdan geçtiler. Kadının gözleri kararsızca dolaştı üzerimde. Sonra neden bilmiyorum minnetle yumdum gözlerimi. Anladığımı, yalnız olmadığını bilsin istedim. Anladık birbirimizi. Ve onun hikayesinin kalan kısmını yazmaya karar verdim. 

...

Kadın o günden sonra bir daha asla görmek istemediği halde görecekti adamı. Çoğuna sonsuzluğu anımsatan bu şehir ikisini bir kez daha bir araya getirecekti. Kadının kırgınlıkları, yaraları geçmemiş olacaktı. Adamın kendinden emin ifadesi kaybolmayacaktı. Adam pişman olmayacak, kadın onu affetmeyecekti. Onlar birbirlerinin hayatında hiç olmamışlar gibi geçip gideceklerdi. Hiç sarılmamış, birbirlerinin kulaklarına sevdiklerini fısıldamamış, elleri birbirine uygun birer yapboz parçası gibi birbirine geçmemiş, 7 parlak yıldızda dilek dilememiş, sinemaya gitmemiş, karşılıklı çay içmemiş, birbirlerinin dizlerinde hiç uyumamış gibi kaybolup gideceklerdi. 

Herkes birbirinin hayatından kaybolur. Ölmek için intihar mektubu bırakmak zorunda değilsindir aslında. Sessizce, derin bir tevazu ile kadın, adamın hissettirdiği herşeyi öldürdü... Ve  adamda kadının hayatında herhangi biri oluverdi birgün...

Ölümsüzlük bir duygu veya bir insana yüklenemez. Ne doğa, ne dünya, ne dünya üzerinde yaşayan insanlar veya duygular ölümsüz değildir.  

Ölümün insanlara ait olmaması gibi...


Öldürmek zorunda kaldığımız tüm aşklara ithaf edilmiştir...