Ben hayal dünyamın günlüğünü tutuyorum sadece...

11 Nisan 2015 Cumartesi

Tüm kadınlarıma... Hepiniz benim kahramanımsınız...




Bir kadının gözlerinin içine bakarak artık onu sevmediğini bir başka kadına aşık olduğunu söyleyen bir adam! Dürüst bir adamdır. Aldatmayı seçmemiştir. Peki bu hikayenin asıl kahramanı kimdir? Kadın mı yoksa adam mı ? Bir kahraman olmadan hikaye yazılabilir mi?

Benim her zaman kahramanlarım kadınlar oldu. Bu hikayede o kadının adı 'Y.' O kadın bana hikayesini anlatırken hep gülümsedi. Acımamı istemedi ona. Acımazdım ki zaten. Çünkü çoğu kadına rağmen o kadın ayakta kalmayı seçmişti... Bu öykü tüm güçlü kadınlara ithaf edilmiştir...

...

O akşam her zamankinden farklıydı. Uzun zamandır onda bir haller olduğunu biliyordum. 22 yıllık evlilik ve 2 harika çocuktan sonra onu tanıyordum. O benim uğruna herşeyden vazgeçtiğim adam değildi. Artık değildi... Gözlerinde farklı birşeyler vardı. Yıllar önce kaybettiğimiz birşeyler. O akşam çocuklar yattıktan sonra çayımı alıp salona geçtim. Herzaman oturduğum o tekli koltuğa oturdum. Evde bana ait olan nadir şeylerden biriydi. Hiç daha fazlasını istememiştim. Bir gün olsun üçlü koltuğu ondan almayı düşünmemiştim. Aşk geçeli çok olmuştu ama birbirimize karşı birşeyler hissetme ihtimalimizi unutmamaya çalışıyordum. Aşkın bittiği yerde ilişkileri eski güzel günler yürütür... Bizde de böyleydi... Ali bana bakarken beni görmüyordu artık. Yani o evde anneydim. Ama kadın değildim artık. Sonunda ona döndüm. 

Neyin var Ali?
_Sana söylemem gereken birşey var...

   Bu sonunda neyin yanlış olduğunu öğreneceğim andı. Ne söyleyeceğini bilmiyordum ama hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağından emindim. O benim Ali'm olmayacaktı. Ben onun kadını... Cesaretlendirmek için gözlerinin içine bakmaya başladım...

Seni dinliyorum. 
_ Bunu söylemenin kolay bir yolu yok. Ama ben bir başkasına AŞIK oldum. 
....
_Y. İyi misin?
....
_Birşeyler söyle lütfen.

Teşekkür ederim söylediğin için. En kısa sürede boşanalım. 

Birşeyler sormayışım çaresizliğimden değildi. Bazen aldığınız hiçbir cevap size yetmez. Bunu bilecek kadar çok yaşadım. Bana söyleyeceği herşey önce dövüp sonra nasihat veren anne(!) gibi, yersiz olacaktı. Sustum. En iyi yaptığım şeydi susmak. Çocuklarıma güçlü bir anne vermeliydim. Komşulara, aileme, bizi duyacak herkese güçlü bir kadın imajı vermeliydim. Kimseye bu sözlerle anlatamazdım. O benim çocuklarımın babasıydı sonuçta... En iyisi her zamanki yalandı; 'yürümüyordu, bitirmeye karar verdik'. Detaylar benim ve onun arsında kalmalıydı. Sonuçta çocuklarımın babasıydı. Kimseye gerçeği anlatamadım...

...
Kimseye gerçeği anlatamadı. Beni görene dek. Neden bilmiyorum. İnsanlara güven veren bir yüzüm olduğunu söylerler. Bir anda sadece adımı bilirken bana hikayesini anlattı. İçimden geçenlerin yarısını söyleyemedim ona. Korkularını ve endişelerini bölüştük. Ben üzerime düşeni yapıp yazdım. O okumayacak. Ama diğer 'Y.' ler için birşeyler söylemeli...

Kadınlar dünyaya zorlukla gelir ve ölene dek bir mücadele içindedir. Eşitlik için savaşmak, kendini doğru ifade etmek, hayallerinin peşinden koşmak, ismini korumak, yargıları kırmak, biryerlere hakettiği için geldiğini ispatlamak, erkek çocuk doğurabilmek için her gece dua etmek, okuyabilmek için mucizeler dilemek, sevdiği adamla evlenebilmek için savaşmak, sevdiği adamın değiştiğini görünce kaçabilmek ve ölmemek için direnmek zorundadır. Bazen ise kadın, sadece kadındır. Bir çocuk kalbine sahip, kırık bir salıncak gibidir. Sevdiği adamı bir başka kadına vermek ve bunu hazmetmek zorundadır. Kadın hayatı boyunca rol yapmak ve bu role uygun yaşamak zorundadır. Kadın yenilmemek için çalışmalıdır. Düşmemelidir. 

Biz kadınlar, hepimiz... Öyle güçlü ve öyle güzeliz ki... Elimizden alamayacakları tek şey bu sanırım...

O yüzden bir ayna varsa yakınınızda lütfen ona bakıp, o güçlü, o muazzam varlığa bir kez daha teşekkür edin. 

Siz, her biriniz benim kahramanlarımsınız...

Sevgiyle, Dostlukla, Kızkardeşlikle...

Özlem Çelik


27 Mart 2015 Cuma

Kırış kırış..




Ben diğer insanlara benzemem... Yeni serilen çarşafta uyuyamam... Kabus görürüm. Kırışıklık, karışıklık benim sahibi olduğum herşey... Ütüden ütülü olan herşeyden nefret ederim. Karmaşık adamlar severim. Kötü olmayan ama kötü gibi yapan... Cızırtılı şarkılar severim. Pürüzsüz bir ses rahatsız eder beni. Musluktan damlayan suya sinir olmam. Her seferinde teki mutlaka bozulan ojeye kızmam. Defalarca çakmadan yanan çakmakları sevmem. Benim için karışıklık iyidir. Bir şeylerin karışık olması beni yaşadığıma inandırır. Gerçek benim için böyle... İlişkilerim de karışıktır. Dikiş tutturamam. Beceremem birşeyler hep yanlış gider. Yanlışlıklar kendimi rahat hissettiriyor. Kusursuzluk bana göre değil. Ben daha çok diş macununu ortasından sıkanlardan... Beyazların arasına bir tane kırmızı çorap koyup öyle yıkayanlardanım. Ben aynı anda bir sürü şey düşünüp hiç birini yapamayanlardanım. Ben herşeyi karışık severim... Kumpiri, dondurmayı... Birbiriyle alakasız şeyleri yanyana koyarım. Mercimek çorbası ile beyaz peynir yerim, kahve içerken çilek yer, mutlu olduğumda kötü anılarımı düşünür üzülürüm... Karışığım ben. Karmakarışık. Düğüm olmuş bir top iplik yumağı gibiyim. İnsanların sevmediklerini, sevemediklerini, rahatsız olduklarını severim. Ben gol yiyen kaleciye, detone olan şarkıcıya, beceriksz sihirbazlara, yüksekten sallayan falcılara, gürültüye, trafiğe, en sevdiğim şarkının ortasında giden elektriğe kızmam... 

Kızmak için daha fazla şey beklerim. Sanki hakkımı doldurursam bir daha kızamayacakmışım gibi. O yüzden büyük tabularım var. Küçük şeylerle zaman kaybedemem... Karışıklığı sevme nedenim bu. Birbirine geçmiş kolyeleri sabırla ayıklarım. Teki kaybolan çorapları atmam. Dağılmışları severim. Dağınık kalmasını severim içimin. Çünkü bir yangın var. Birşeyler yanıyor. Dumanı gören, itfaiyeyi çağıran yok. Basmakalıplardan kaçmanın başka çaresini bulamadım. Bende karışıklığı sevdim. Sevmek zorundaydım. 

Biryerlerde bunları okuyan birileri var. Kızıyor içten içe. Karışıklık sevilir mi diyor biliyorum. İçi dağınık olan insan nasıl düzen sevsinki? Ruhum kırış kırışken nasıl ütüleyeyim kıyafetlerimi? Herşeyin rengi bu kadar bulanıkken neden beyazlarım beyaz kalsın ki? Asilikten değil yorgunluktundan, yıpranmışlıktan benimki...

Karışıklığım saçlarımın dalgasını denizden almasından... Düzensizliğimde, kırışıklığımda bundan...

(Tüm yorulmuşlara, durup dinlenemeyenlere ithaf edilmiştir.)

El değmemiş çerez kasesi bitti!



    Bir şeyin olmasını ne kadar beklerseniz o anı o kadar çok mükemmelleştirirsiniz zihninizde. Bu bayramı beklemek, bu Almanya'dan gelecek uzaktan kumandalı arabayı beklemek, bu 18 yaşına basmanın hayalini kurmak gibidir... Ne kadar çok beklerseniz o kadar çok hayal kurarsınız. Dün gece; yani aslında doğumgünümün ilk saatlerinde o çok beklediğim şey oldu! Garipti. Neye benzeteceğime karar veremedim. Çok beklemiştim. Mükemmel olmalıydı. Mükemmel olması için çabaladım. Ama olmadı! Hiçbir bayramın hayal ettiğim gibi geçmemesi, Almanya'dan gelen uzaktan kumandalı arabanın bozulması, 18. doğumgünümü ağlayarak geçirmem gibi...

    Dün gece, pardon sabah... El değmemiş çerez kasesinin omuzunda uyudum. Doğru duydunuz. Bu dört buçuk yıldır beklediğim an! Bu nasıl olur diye hayalini kurduğum, düşünürken yüzümü kızartan masum hayal! Şuan boşluktayım. Santa (Noel Baba) , Eros, Tabiat Ana, Tanrı... Neye inanıyorsanız, ben Tanrı'yı seçeceğim. Dileğimi kabul etti. Ve garip bir şekilde onun için dileğimi harcadığıma üzüldüm. Yani biz insanlar doğru kararlar aldığımıza kendimizi inandırmakta ne kadar başarılıyız. Aslında her bir hücremiz yanlış diye çığlık atarken biz nasıl da asiyiz. Nasıl başkaldırıyoruz. Oysa hiçbir savaşın müttefiksiz kazanılamayacağını öğrenecek kadar okumadık mı kendi tarihimizi? İyileştirebileceğimize inandığımız, düzeltebileceğimize inandığımız adamlar için kaybettiğimiz savaşlar, ganimetler yetmedi... Hiç yetmez ki...

    Dün gece bir hayalim gerçek oldu. Olmama ihtimali ile yaşarken büyülü olan o an! O imkansız görünen o garip o muhteşem an! Artık sadece bir anı oldu. Kısa süreli bir tebessüm. Ve ben bir karar verdim. Bir şeyin olmasını istemek ve olduğunda yaşacağım tatminsizliği ölçmeden bir daha dilek dilemeyeceğim...

    El değmemiş çerez kasem'e... Kader yazıcıları kitabını anımsıyorum. Lise yıllarımda okumuştum. Dün gece bende kaderimi yazdığımı anladım. Yazdığım gerçek oldu. Senin bir suçun yok. Kaderin bir şakası, insanlığın tuhaf tatminsizliği... Yinede doğumgünü hediyem için teşekkür ederim...


(Kabul olması için sürekli dileğiniz tüm dilekler için)

13 Mart 2015 Cuma

Vazgeçemeyenlerin hikayesi...



Söylenecek sözler hiçbir zaman bitmiyormş. Yolda yürürken sert esen bir rüzgar'dı bugünkü bahanem. İnce giyinmiştim gene. İçim titredi. Yakamı çekiştirip, ellerimi ceplerime soktum. Çaresizce ısınabilme telaşına girdim. Sonra senin, kendime iyi bakmadığıma dair uzun nutuklarından biri çınladı kulağımda. Kendi canımın kıymetini bildiğim pek söylenemez. Haklı olduğun tek konuydu. Kendime bakmayı beceremiyordum bir türlü... Bir dolu yanlışlıklar dizisi... Mevsime göre giyinemiyordum. Doğru adamı bulamıyordum. Zararlı olduğunu bildiğim halde kahveden vazgeçemiyordum. Meyve yemiyordum. Sigarayı azaltamıyordum. Seni sevmeyi bırakamıyordum. Deniz kenarında üşüdüğümü farkedemiyordum. Atlet giymiyordum. Saçlarımı duştan sonra iyi kurutamıyordum. Senin beni aldattığını anlayamıyordum. Anlamak istemiyordum. Hava durumuna bakmayı öğrenemediğim için senenin yarısını hasta geçirmekten alamıyordum kendimi... 

İnsanlar kötü alışkanlıklarını severler. Asi hissederler kendilerini. İsyankar... Sende benim kötü alışkanlığımdın işte...

Küçük bir çocuğun çok çikolata yediği için ağrıyan midesi gibiydi, kalbim. O kadar çok sevmiştim ki zehirlemişti beni, sevgin. O çocuğun çikolatadan vazgeçemeyeceği gibi vazgeçemeyecektim senden.  

Vazgeçemedim de zaten...


(Vazgeçemediğimiz tüm kötü alışkanlıkları ithaf edilmiştir.)



12 Mart 2015 Perşembe

Ölümsüz değiliz...





Sigarasından derin bir nefes aldı kadın. Gözlerini kısacık bir an yumdu ve başını hafifçe yukarı kaldırıp soluğunu bıraktı. Küçük bir duman bulutu sardı etrafını. Saçlarına sindi sigara kokusu... Anlamış gibi saçını eliyle havalandırdı. Hırçın buklelerinden biri alnına düştü. Aldırmadı. Bir nefes daha çekti... Sonra bir nefes daha... Gözü kapalı olmadığı anlarda denize dönüktü. Durgundu... Koşmadan, sakince yürüyerek denize sarılacak gibiydi. Yanında ki adam da suskundu. O denize veya kadına değil, doğrudan yola bakıyordu. Sanki koşarak bir taksiye atlamak ve binalar arasında kaybolmak ister gibiydi. Ne konuştuklarını duymama gerek yoktu. Herşey açıktı. Kadın karar vermeye çalışıyordu. O bakışı nerede görsem tanırım. Kırgın, yorgun, yaralı ve düşünceli bakış. Adam bir şeyler yapmış olmalıydı. Yoksa o kayalıklarda oturmalarının başka bir sebebi olamazdı. Kadın bir sigara daha yaktı. Ciğerleri bir kez daha dumanla doldu. Saçı bir kez daha alnına düştü. Adam bir kez daha yola baktı. Kadını ordan almak istedim. Onu alıp en güzelinden bir çilekli pasta ısmarlamak ona. Konuşmadan saatlerce susmak! Ona iyi gelmek istedim. Onu iyileştiremeyeceğimi bile bile... İçim acıdı. Ne kadar tanıdıktı o acı! Tanımamayı dilerdim. Tepkisizce geçip gidebilmek yanlarından. O banka çivilenmişim gibi oturmamak isterdim. Kadının canı acımasın isterdim... Canım acımamış olsun isterdim...

...

Bir süre sonra kadın karar vermişçesine hızla kalktı yerinden. Çantasından bir naneli şeker alıp ağzına attı. Adam sigara içmiyordu muhtemelen. Kadın kısa bir suçluluk anı ile şekeri dişlerinin arasında ezdi. Bugün öpüşmeyeceklerdi. Ve bundan sonrada... Adamın yüzüne hiç bakmadan kayalık zemini tırmandı. Adam da arkasından gitti. Yanımdan geçtiler. Kadının gözleri kararsızca dolaştı üzerimde. Sonra neden bilmiyorum minnetle yumdum gözlerimi. Anladığımı, yalnız olmadığını bilsin istedim. Anladık birbirimizi. Ve onun hikayesinin kalan kısmını yazmaya karar verdim. 

...

Kadın o günden sonra bir daha asla görmek istemediği halde görecekti adamı. Çoğuna sonsuzluğu anımsatan bu şehir ikisini bir kez daha bir araya getirecekti. Kadının kırgınlıkları, yaraları geçmemiş olacaktı. Adamın kendinden emin ifadesi kaybolmayacaktı. Adam pişman olmayacak, kadın onu affetmeyecekti. Onlar birbirlerinin hayatında hiç olmamışlar gibi geçip gideceklerdi. Hiç sarılmamış, birbirlerinin kulaklarına sevdiklerini fısıldamamış, elleri birbirine uygun birer yapboz parçası gibi birbirine geçmemiş, 7 parlak yıldızda dilek dilememiş, sinemaya gitmemiş, karşılıklı çay içmemiş, birbirlerinin dizlerinde hiç uyumamış gibi kaybolup gideceklerdi. 

Herkes birbirinin hayatından kaybolur. Ölmek için intihar mektubu bırakmak zorunda değilsindir aslında. Sessizce, derin bir tevazu ile kadın, adamın hissettirdiği herşeyi öldürdü... Ve  adamda kadının hayatında herhangi biri oluverdi birgün...

Ölümsüzlük bir duygu veya bir insana yüklenemez. Ne doğa, ne dünya, ne dünya üzerinde yaşayan insanlar veya duygular ölümsüz değildir.  

Ölümün insanlara ait olmaması gibi...


Öldürmek zorunda kaldığımız tüm aşklara ithaf edilmiştir...

5 Mart 2015 Perşembe

Korkaklığım...




Şimdi ben gözlerimi kapatsam... Farzı misal hayal olsam... Gelip kapına dayansam... Başucuna çömelip seni izlesem! Filmlerde ki gibi elimi sürmeden sevsem saçlarını. Yüzünde ki her bir değişimi zihnime kazısam... Sabaha dek. Öylece dursam yanında. Beni görmesen. Ben sevsem seni böyle uzaktan. Kime ne? Çok sevsem! Affetsem seni! Hesap vermek zorunda olmasam kendime... Ben sadece seni severek yaşasam... Ne zor şey sevmek! Ah bilsen. Affedemediklerim karşıma diziliyor her sözün geçtiğinde... Ahh... Nasıl acıyorum. Çok acıyorum kendime... Yenemediğim öfkeme, kışın ortasında açan güneşe, birlikteyken çok sevdiğim ama  müziğe yalnız devam etme kararı alan o güzel insanlara, yalancı baharlara, henüz ismini bile bilmediğim kuş çeşitlerine, küllüğü dökmeyi unuttuğum gecelere kızgınım... Ben nasıl affedeyim seni? Önümde upuzun bir nefret listesi... Dünya bir araya gelmiş diyor ki bana; sevme onu, affetme! Ama zor, yeniden başlama gücünü bulmak... Değişiyorum... Korkunç bir insana dönüşüyorum. Korkuyorum. Artık ağlamaktan, gittiğim her yere seni taşımaktan, yapamadıklarımızdan ve birlikteyken yaptığımız herşeyden, tüm anılardan nefret ediyorum... Çiçekli elbiselerimin yerini alan siyahlardan korkuyorum. Gizlice ağlamakta gün geçtikçe ustalaşan gözlerimden, paramparça olan umudumdan korkuyorum...

İnsanlığımın kayboluşunu izliyorum ve çok korkuyorum... 


(Tüm korkanlara ve korkulara ithaf edilmiştir...)

19 Şubat 2015 Perşembe

Benim insanlarım siz misiniz sahiden ???


 Bu yazı ağır hayal kırıklığı ve gerçeklik içermektedir!!!

Ben 28 yaşında bir kadınım! Sokakta yürürken insanlara gülümsemeyi, güzel bir şarkı duydugumda tempo tutmayı severim. Sokak hayvanlarına yemek veririm, mendil satan cocuklardan mendil alirim. Umuda, insanliga inanirim. Her yeni gune, sahip olduklarima sukrederim. Iyi bi insan oldugumu hic soylemedim. Iyi olmaya calisirim sadece…
 
Ama…

Arabam yok. Minibus kullanirim. Korkmadim bugune dek… Saat kac olursa olsun. Korkarak yasamayi yakistirmadim kendime! Felaket senaryolari uretmedim. Yakistiramadim kimselere kotulugu..

Kartopu oynarim her kar yagdiginda. Benden once annem cikar eldivenlerini alip. Annem 61 yasinda. Kartopu oynariz. Bol bol egleniriz. Kimsenin rahatsiz olacagini dusunmedim. Neden rahatsiz olsunlar ki.. Cocuklardan ne farkimiz vardi… Kahkahadan kim rahatsiz olur ki ?

Bir haftadir duyduklarim… Ne kadar korkunc! Benim insanlarim… Benim insanlarim nasil yapar diyorum. Ne zaman bu kadar tahammülsüz olduk biz ? Ne zaman bu kadar kotü olduk. Öldürmek, bir insanın canını almak nasıl bu kadar kolaylaşır ? Aklım almıyor..

Minbüse binen gencecik bir kadın! Öldü... Kartopu oynayan bir adam! Öldü... Dün sabah Üsküdar'da bir kadının parçalanmış cesedi bulundu çöp konteynırında... Özgecan öldürüldüğünden beri 50'ye yakın kadın sessizce terk etti bu dünyayı... Sevgilileri, aileleri, kocaları veya sadece gözüne kestirdiği için, onun olsun istediği için, bir anlık nefis için öldüler... Biz Özgecan'ı duyduk sadece... Diğerlerini bilen, kadınlar ölmesin, biz ölmeyelim diye sesini çıkartmaya çalışan bir sürü kadın daha ölecek... Biliyorum. Ve bunu bilmek benim dünyaya olan inancımı yerinden oynatıyor.. En çok biz ölüyoruz. Doğurduklarımız tarafından... Sıra arkadaşlarımız, sevdiğimiz adamlar, babalarımız, kardeşlerimiz, abilerimiz, sokaktan geçerken bizi süzen, bakışlarıyla rahatsız eden, aklından geçenlerden tiksindiğimiz onlarca erkek tarafından! Ölüyoruz. Ve hiç bir şey yapamıyoruz bu ölümler karşısında...

Ne oldu bize klişesi değil bu. Biz hep mi böyleydik? Görmüyor duymuyormuyduk ? Bunun cevabini öğrenmek icin kac kişi daha ölecek ?? Sıra saklambac oynayan çocuklara geldiği zaman mı duracaklar ? Ya da bir gun duracaklar mı ???

5 Şubat 2015 Perşembe

Martı



İçim yangın yeri! İçim kor! İçim viran!
Bu uzun kış, bu yağmurlar, bu karlar...
Sönmüyorum. Güçleniyor yangınım.

Ben şişede balık, ben denizde damla, ben onca kuş arasında martıyım...


Onca güzel sesli kuş içerisinden martı kahkahası olmuşum ben. Denizi hatırlatıyorum insanlara ama korkutucu bir kahkaha eşliğinde... İnsanlar beni seviyor ama neden sevdiklerini bilmiyorlar. Beni onlara sevdiren deniz aslında. Düşün ki Ankara'da yaşayan bir kadın sesimi duysa güzel şeyler hatırlar. Denizi mesela... Sahili... Bir zamanlar sevmekten mutlu olduğu adamı... Hiç deniz görmemiş biri korkar belki. Serçeleri, güvercinler, kırlangıçları sever benim yerime... Oysa geniş kanatlarım var herkesi kollarımın altına alabilirim. Kocaman kalbim. Ama balıkçıl olduğunu unuttuğundan simit yiyen bir martıdan hiç bir farkım yok. Ben sadece sevilmeyi unuttuğu için seven bir kadınım. Denize dalma çabalarım nafile... Sonunda bir parça simite talim edeceğim besbelli... Bu kavga, bu mücadele boşa... Kulak çınlatan kahkahalarımla bir vapurun ardı sıra uçan sürüye katılmalıyım... Geride kaldım... 

Vapur kıyıdan uzaklaşmadan payıma düşen simiti yakalamalıyım...

 



25 Ocak 2015 Pazar

Şiir burada, Sen nerdesin ?




Yok işte! Tüm sokakları gezsem bile senden bir iz yok! Yoksun ve o kadar yoksun ki ben varlığını görsem tanımam... Ne çakıl taşları ne ekmek kırıntıları ne sokak tabelaları! Sana gelen yolu göstermiyor hiç biri... Şiirler topluyorum kaldırım taşlarından, duvarlardan, yerlerden... Sokaklardan şiirler toplayarak yürüyorum, bomboş! Ne güzel şeyler yazmışlar diyorum... Bende yazmıştım güzel şeyler... Bir taşın üzerine sevdiğimi yazmıştım... Bulamıyorum yerini... Daha çok bardak altlığı biriktiriyorum gittiğim barlardan... Daha çok içiyorum... Seni bulamayacağım yerlerde arıyorum... 

Korkunç birşey bu... İçimi görsen nasıl gürültülü... Ne büyük bir kavga! Sakinliği özledim. Sessizliği... Sonsuz gibi görünen o masmavi gökyüzünü... Şiirlerin acıtmadığı zamanları özledim. Cemal'e, Edip'e, Turgut'a kızmadığım günlerimi özledim. Kelimelerin bu kadar yakıcı olmadığı, sokak kedilerinin kendilerini sevdirmeye çalıştıkları günleri özledim. 

Peter Pan'ı bir daha okuyamayacağım.... İnancımı kaybettim çünkü... Varolmayan ülkenin anahtarını kaybettim... Biri bitmeden közüyle diğerini yaktığım sigaraların dumanlarından boğuluyorum... Ben direnemiyorum. Zor... Gitmek ne zor! Arkana bakmaman lazım. Bakarsan gidemezsin çünkü. Ama için yangın yeri. Affedememek! En korkuncu gitmek zorunda olmak! İnsan kendiyle girdiği hiçbir savaşı kazanamaz! Hiç bitmeyecek bir savaşın kaybedeniyim. Kendimi affedemeyeceğim.

Sokaklar şiir dolu... Şiirlere basarak, mavileri kirleterek yürüyorum... 









15 Ocak 2015 Perşembe

Yaşam dalgalı bir deniz...




Arasına karbon kağıdı koymuşçasına aynı günler yaşıyorum. Oysa değişim iyiydi. Güzeldi... Olmak zorundaydı.. Zamanı gelmişti...Birlikte olamadığımız tüm günler düşman olmuş, uyutmuyor beni şimdi... Kırgınlıklarımdan duvarlar ördüm etrafıma, kimsecikleri yanaştırmıyorum kendime... Bir yerlerde kırmızı, mor çiçekler açıyor. Kuşların göç yolunda ki sıcak şehirler kanat sesleri ile inliyor... Dünyanın bir tarafı yazı yaşıyor, ben kışa hapsoldum. Kar yağıyor sürekli... O kadar çok yağıyor ki kızıyorum ona. Birbirine kar topu atanları, kar fotoğrafı çekenleri sevmiyorum. Yapamadıklarımızı sevmiyorum. Tutulmayan sözleri, yarım kalmışlıkları, acı çekerken gülümsemeyi sevmiyorum.. Umudumu kaybetmeyi sevmiyorum. Çiçeklerin ve ılık güneşin olmadığı havaları sevmiyorum... Bahçemizde ki incir ağacının yapraklarını dökmüş halini sevmiyorum. Seni her hatırladığımda sol gözümün kenarında biriken yaşı sevmiyorum. Çizgi filmleri, battaniyemi, ıhlamur kokusunu sevmiyorum... Gülümsememin kenarına yerleşen o kırgınlığı sevmiyorum. 

Bu halimi sevmiyorum. Toparlanmayı, iyileşmeyi istemiyorum. Dalgaların beni sarıp sarmaladığı huzurlu düşler kuruyorum sadece... Rüzgarın bir kez olsun doğru estiği, saçlarımın ahenkle havalandığı düşler kuruyorum... Suyun ılık olduğunu, şanslıysam deniz kızlarından birinin beni almaya geleceği.... 

Neyse, kendime verdiğim sözü hatırlamak gerek böyle zamanlarda! Yaşlanmış halimi görmek için can atıyorum. Gözümün kenarında ki kırışıkları, yaşanmışlıkları görecek olmak beni heyecanlandırıyor... Suyu ve o huzuru çıkarmalıyım aklımdan... Sadece yaşlanmalıyım...  

Yaşam huzurlu ve dalgalı bir deniz değil midir özünde?