Ben hayal dünyamın günlüğünü tutuyorum sadece...

21 Temmuz 2013 Pazar

Beni sensiz bırakma, Günahtır!




Beni kendi halime bırakma dedim,
İlle birşeyleri bir yerlere bırakacaksan;
Zamana bırak yalnızlığımı,
Çaresizliğimi denizlere,
Utancımı ormanlara,
Güvensizliğimi dağlara,
Huzursuzluğumu gökyüzüne bırak,
Beni benimle bırakma...
Günahtır!

Gücümün yetebileceğinden fazlasını yükleme üzerime,
İnanabileceğim kadar gerçek ol,
Savunabileceğim kadar günahkar,
Sığınabileceğim kadar geniş,
Isınabileceğim kadar sıcak,
Dinlenebileceğim kadar dingin,
Soluklanabileceğim kadar gölge ol!
Beni sensiz bırakma...
Günahtır!

Ben ol istedim, karanlıktan korktuğumda,
Sen olayım istedim, ben olmaktan yorulduğumda,
Temiz kalalım istedim, el değmemiş bir deniz gibi,
Masum olalım bulutlar misali.
Beni sonsuzluğa bırakma...
Günahtır!

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Güzel Adamlar’a Sevgilerle...



       Nasıl bu kadar mutlu kalabiliyorsun dedi.Yaralarımı saklamak için her gün bir maske daha taktığımı söyleyemedim ona. O beni görmek istediği gibi gördü. Çok güzel gülüyorsun dedi. Güzel güler miydim, bilmiyorum. Geçmiş zamanın birinde bir arkadaşım “çok lezzetli gülüyorsun” demişti. Ona da gülmüştüm. Gözlerin çok güzel dedi. Güzellerdi belki. Ela göz hep enteresan gelmiştir insanlara. Ona da enteresan gelmişti belli ki. Gözlerini gözlerime dikmekten korkmadan bakıyordu bana. Bir hikâyeye konu olacağını bilemeden. Söylemiştim aslında ben acımı da mutluluğumu da yazarım diye. Bu hangi duyguya girer bilmiyordum. Heyecan galiba. Güneşin doğuşunu izlemek biriyle, yıllar sonra. Geçmişe açılan bir pencere; balkonda oturmuş bir battaniyeyi paylaşan iki insan. Güneş doğsun da uyuyalım diye bekleyen iki genç. Birinin diğerini daha çok sevdiği sıradan bir hikâye, mutlu sonla bitemeyen başka bir masal.  

        Bulutları şekillendiriyoruz. Çocukluğum gözümün önünde. Kadın olmadan önce ki çocukluğum. Özlediğim, özlemini duyduğum herşey. Ürkekliğimi mazur görüp sessizce elimi tutuşu, beni rahatsız etmemeye gayret ederek yanıma uzanışı, gözlerinde ki bakış! Güzel bakan adamlar zararlıdır. Bilirim. Güzel bakan çok adam gördüğümden belki…  Hayatıma giren, girmeye çalışan, teğet geçen…  Beni ben yapan, benden parçalar çalan. Kendimi başka birine daha anlatmak istemeyişim ama yanında dilimin çözülmesi, umuda tuhaf bir yolculuk. Güneşi beklemek beraber,  güneşi doğurmak eskilerin deyimiyle. Birbirine iki ayrı şehir kadar yabancı iki insan... Benim karışık zihnim, her şeye yetişme çabam, düzgün bir adam olmak için verdiğim savaş… Onun beni kendine çeken, elimi koluma bağlayan bakışları. Hayatın acımasız tesadüfler girişimi.

       Yolculuklar hep hüzünlüdür aslında. En az yaz aşkları kadar. Başka bir yerde başka şartlar altında tanışmak deyimi yoldaşın olur. Masallar, efsaneler, şiirler, şarkılar, öyküler, deyimler bilirsin, biriktirirsin ömrün boyunca. Ama bir gün suskunluk gelip oturur içine. Söyleyecek bir sözün olmaz. Bir şeyler karalarsın. Güzel adamların da öyküleri olsun diye. 

Güzel Adamlar’a Sevgilerle…






18.07.2013/ Özlem Çelik/ Antalya- Kemer









29 Haziran 2013 Cumartesi

Dik dur kadın!





Bu kadar çok vedayı bir ömre sığdırmak ve her gidenin ardından yas tutmak kolay değildi benim için. Her defasında kendime dik dur dedim. Dik dur kadın! O gidecek ki bir başkasına yer açılsın. Altı üstü yumruğun kadarcık kalbin. Zorlama. Çok sevme. Unut. 

Bu kadar çok yarayı bir bedende toplamak ve her seferinde başkalarından saklamak kolay değildi benim için. Her defasında ecza dolabıma biraz daha yarabandı koydum. Ağlama dedim. Geçecek acısı. Kolay değil ama hayat böyle işte.  Üfle belki daha az acır. 

İnsanlar gitti. İnsanlar geldi. Yolcu terminali gibiydi kalbim. Haykırmaktı zor olan. Beni duymayacaklardı. Bu intiharı kimse durdurmayacaktı. Yudum yudum azaldım. Yokum artık. Ölmek kolay olandı. Ben inadına yaşıyorum şimdi. Onlarca yara,onlarca veda, onlarca yas, onlarca gözyaşları ile. Dik, ağırbaşlı ve sessizce. 

Beni hatırlayın!

16 Haziran 2013 Pazar

Benim güzel, yalnız ve başı dik ülkem..






Bundan tam 16 gün önce Gezi'yi yazmıştım.  Şimdi ülkemi yazıyorum. Şafak vakti baskın yiyen 3-5 çapulcu ile başlayan şuan çığ olmuş akan ülkemi yazıyorum. Ayaklanmış, baş kaldırmış,direnmekte olan ülkem. Benim güzel, yalnız ve başı dik ülkem. Karanlığın çığ gibi arttığı ama aydınlığın hiç azalmadığı ülkem. 

Haberleri izliyorum. Anneler gelmiş. elele verip parkın etrafını çember altına almışlar. Çocuklarını koruyacaklar akılları sıra. Bilmiyorlar ki onlara saldıranlar ayrım yapmıyor. Bakıyorum benim güzel insanımın güzel gözleri yaşlanmış. Biber gazından kan çanağı. Benim ülkemin güzel gözlü insanları.Bazılarının artık gözleri yok. Henüz 18-19 yaşındalar. ÖLENLER var. Onlar bir daha nefes alamayacaklar.  Farkında mısınız? Bu ne korkunç bir şey. Tanrı'm güç ver. Aklımı yitirmek üzereyim. Öldüler arkadaş. Ölürüldüler. Hangi ideoloji, hangi din, hangi mezhep açıklayabilir bunu ? Onlar yok artık. Benim güzel ülkem eksik artık.

Hayatım boyunca bu dünyaya çocuk getirmek istemiyorum dedim. Ben ne büyük aptalmışım. Bu ülke ki yere düşenini kaldırdı, bu ülkeki evlerinin kapılarını açtı, bu ülkenin mülletvekillerinden bazıları (benim çoğu zaman tasvip etmediğim siyasetçileri) tomaların önüne yattı. Tomaların karşısında durdu. Dokunulmazlık bu ülkede ilk defa halk için, halkın yanında olmak için kullanıldı.

Şimdi insanlar diyorlar ki yetmedi mi? İlk 3 gün tamam hak verdik ama uzadı artık. Hangi mücadele 3 günde kazanılmış biri bana söylesin. Fatih, İstanbul'u devasa orduları ile 53 gün süren kuşatma sonunda almadı mı ? Ne yapsaydı yani. 3 gün durup, olmadı hadi yine geliriz mi deseydi? 

Biz ki bu milletin helal süt emmiş evlatları, şehitin ne olduğunu bilen, her şehit haberinde gözyaşları döken halk, ölenlere hiç bi üzülmediniz. Alevi- sünni, kürt-türk, kadın-erkek yetmedi de şimdi de birbirimizi oy verdiğimiz %50'ye göre mi ayıralım. Benim ekmek aldığım bakkal hangi yüzdelik dilimde? Veya parkta oynarken düştüğünü gördüğüm, koşarak kaldırdığım çocuğun ailesi kime oy verdi diye mi düşüneyim ? 

Yapmayın. Kıymayın birbirinize. Herşeyi unutun. Varlığınızın en saf haline dönün. İçinize. Orada ne olduğunu söyleyin bana. Bölüneceksek o zaman bölünelim. İçinde vicdan olanlar bir yere, olmayanlar başka bir yere ayrılsın. 




31 Mayıs 2013 Cuma

Diren Gezi Parkı





        Bazen durup geriye baktığında utanmamak istersin. Ben bugüne kadar bloğumu hiçbir siyasi konuya alet etmedim. Siyaseti edebiyatıma karıştırmadım. Sınırı bildim hep. Ama bügün daha fazla susamayacağımı öğrendim. Ben bunları yazarken, insanlar nefes almak için gayret ediyor. Bir sürü şey gördü bu millet. Bir sürü savaş, yıkım, adaletsizlik, hainlik... Terörle mücadele ettik sözde senelerce. İnsanlarımızı kaybettik. Tanımadığımız ama bizim olan insanları. Üzüldük ve sonra gidip serin bir ağaç gölgeliğinde unuttuk yaşananları. Biz en çok unutmayı biliriz çünkü. Hep unuttuk. Darbeleri, yokluğu,faşizmi. görmezden gelirsek hiç olmamış sayabilirdik! Direnmeyi seçenleri unuttuk bazen. Utancımızdan geriye dönüp bakamadık bile. İnsandan uzaklaştık, teknolojiye sarıldık. Rahat evlerimizin, serin koltuklarında yayıldık. İnsanlar ölünce kahrolsun terör dedik, sonra yine unuttuk. Umudumuzu kaybettik. Kimseye söylemedik. Böyle geldi böyle gider dediler, içten içe hak verdik. Kazanamayacağımıza inandık. Yılgındık. En korkuncuda bu olsa gerek. Tarihimizi unuttuk. Savaşmak yerine sinmeyi tercih ettik. 

        Ama bugünlerde birşeyler kıpırdanıyor halkımda. Benim insanlarım ayağa kalkmış, dur diyor gidişata. Diren diyor. Böyle gitmez diyor. Biber gazları var her yerde. Yazın sıklıkla yokluğunu çektiğimiz sular tazyikle püskürtülüyor benim insanlarımın üzerine. Birlik olanlar terörist sayılıyor, onlara destek olmaya çalışanlarsa yandaş. Aslında onlar sadece VATANDAŞ.Oysa istedikleri o korkunç, o uyku kaçıran, o insanı insana kırdıran, o ölümlere yol açan, yeni doğmuş bir bebeği biber gazıyla tanıştıran şey; ağaçları kurtarmak. Biraz yeşillik görmek istiyorlar sadece. Birşeylerin aynı kalmasını. İnsanlıklarını kurtarmak istiyorlar. Kitap okuyorlar başlarında bekleyen polislere, şarkı söylüyorlar. Yemeklerini ikram ediyor, ağaçlarının gölgesini paylaşıyorlar. Sabah oluyor bu kez paylaşım vakti polislere geliyor. Onlar biber gazlarını, joplarını, plastik mermilerini paylaşıyorlar..

        Ben henüz 26 yaşındayım ve darbeyi kitaplardan okudum, vesika ile ekmek alındığını annemden duydum, savaş görmedim hiç. Ama bugün kliması bol ofisimde çalışırken bir çığlık duydum. İçim ürperdi. Twitter'da insanlar ilaç istiyor, su istiyor, nefes almak istiyor. Benim insanlarım bugün umudu yeşertiyorlar. Bir park için ölünür mü demeyin? Ölünmez mi? Değil mi ki zamanında memleketimin bir karış toprağı için binlerce çocuk öldü. Şimdi bu neyin kavgası diyenler, serin avmlerde zaman geçirmek isteyenler, bir parça yeşillik kalmadı mı içinizde! Biber gazının genzi ne kadar yaktığını, plastik merminin ne denli acıttığını bilmeyenler, size söylüyor Nazım yıllar öncesinden; Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine..

Gezi parkından geçtiğim, gölgesinde dinlendiğim ağaçlara ithafen.. Diren gezi parkı...

24 Mayıs 2013 Cuma

İlmek...

         

        


       Hiç kimse seni benim gördüğüm gibi göremeyecek ne yazık! Söylediklerini anlamayacaklar. Söylemek istediklerini de. Ya da bakışlarınla anlattıklarını. Bir tek ben bileceğim. Küçük komikliklerine gülmeyecekler. Hüzünlendiğinde suskunluğunu anlayamayacaklar. Sevdiğin şarkıları yalnızca kendine sakladığını bilemeyecekler. Heyecanla ellerini birbirine çarpıp kendi etrafında dans ettiğini göremeyecekler...

        Bir de durmuş son bir gayret kendini anlatmaya çalışıyorsun onlara. Yapma! Bırak onlar senin midyeyle tanışmanın 25 yaşına denk geldiğini bilmesinler. Bırak rakına buz koysunlar, sen sevmesende. Sevdiğini sandıkları şarkıları söyle onlara, onların şarkılarını. Hepsi senin dostun saysın kendisini. Sen yalnızlığını sev, yani beni.  Sen güzel gülen bir kadınsın bunu bil...

      Şimdi boynuna geçir ilmeği. Hadi bir gayret savur kendini. İntihar notuna gerek yok. Seni yaşarken anlamayanlar, ölünce mi anlayacak yani. Yapma! Kandırma kendini. Hadi gülüşü güzel kadın, rüzgarlarla buluşma vakti...

14 Mayıs 2013 Salı

Saklambaç

       




           Nerede kaldın?  O kadar uzun zamandır bekliyorum ki seni, neden beklediğimi unutmak üzereydim. Hoşgeldin. Beni hatırlamıyorsun. Haklısın. Bir sonbahar günü bir kadeh rakını içmişliğim var sadece. Bir parça beyaz peynirini tırtıklamıştım hepsi o. One more cup a coffea ikimizin de en sevdiği şarkıysa ne olmuş yani. Anımsamak zorunda değilsin beni. Altı üstü sana bakarken yarım yamalak gülümsedim sadece. Bir gün yağmurun içinden geçmişizdir kolkola belki.. Hatırlamaman normal. Kızma kendine. Alt tarafı aynı hayali başka insanlarla kurmuşuzdur ne olacak yani. Sen başkasını sevmişsindir ben seni beklemişimdir. Dünyanın düzeni değil mi bu zaten. Bundan bir anlam çıkarmak zorunda değiliz. 

       Mahçup mahçup bakma bana. Suçun yok. Sen sadece benim seni ne kadar sevdiğimi anlamadın. Ben de başkalarının aşkını anlamadım daha önce. Çok ah almıştım karşına çıkana dek. Hayat dediğin kocaman bir oyun bahçesi. Bir gün sen benim saçımı çektin, ben sana silgimi attım. Bahçede kovaladın diye düştüm. Farzet biz saklambaç oynadık sen ebeydin. Ve ben iyi saklanmıştım. İkimizde çocuktuk. Anlam yüklemenin faydası yok.  

       Şimdi içinden yüze kadar say. Ben saklanmaya gidiyorum yine. Aşk her bedende farklı bir dil değil mi zaten?


9 Mayıs 2013 Perşembe

Beni neden sevmedin?

             


             Sana bakarken gözlerimin rengi yeşile çalardı. Sadece seninleyken elaydım. Saçlarım da sarı hareler olurdu. Kumral olurdum. Parmaklarım zarif bir şekilde tutardı kadehi. Küçük yudumlara mahküm olurdu susuzluğum. Minik peynir parçaları ile bastırırdım aşkına olan açlığımı. Küfelik olurdum ama güzel olurdum yine de.. Uzaklara dalardım. Hüzünlenirdi bakışlarım. Seni görmeye çalışırdım. Dünyanın en güzel gülümsemesi ile bakardım sana. Önceden çalışılmış...

           Beni neden sevmedin. Oysa ben sana bir ömür vermeye gelirdim her seferinde. Elim boş dönerdim. Beni gör diye ne şekillere girdim. Şimdi ne kadar uzağız birbirimizden. Ben bir günahkarım. İnandığım herşeyden vazgeçip sana bağlandım. Kendimden vazgeçtim.

Bir kez olsun elini tutup yürüyebilmek için tüm çocukluğumu verirdim.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Parmakuçlarım ile sevdim seni...




Sen ne güzel bir düştün. Ne güzel bakıyordun. Ve güzel de gülüyordun çoğu zaman. Bir sürü komik hikayen vardı senin.. Ne zaman canım sıkkın olsa fark eder,  güldürmeye çalışırdın beni. Senden sonra kimse güldürmeye çalışmadı. Umutsuzca seni bekledim. Beklemeyi ne kadar severim bilirsin. Vazgeçmek hiç bana göre değildi. Muazzam acılar yaşadım ama hiç vazgeçmedim. 

Seni en özel yeri ile sevdim bedenimin. Parmak uçlarımla. Sana dokunmak için türlü bahaneler bulan parmak uçlarımla. Sen ise beni hiç sevemedin. Anlıyorum seni. Çünkü ben de başkalarını sevememiştim saha önce. Çok kişiyi bırakıp gittim ardımda. Sonra sana rastladım. Kırdığım tüm kalplerin, aldığım tüm ahların işlediğim her günahın bedelini seninle aldı hayat benden. Tanrı’nın adalet anlayışına hayran kaldım yine. Aşk adına işlediğim her günahın acısını aşkla ödedim. Suçumun bilincindeyim bu yüzden itiraz etmeden bekliyorum. 

             Bitecek, herşey biter. Değişir. Melodiler değişir, sözler değişir, kelimeler değişir, mevsimler değişir, yağmurun tadı, denizin rengi değişir. Senin gülüşün değişir. Benim bakışım değişir. Aşk değişir. Farklı bir isim verirler ona. Acıtmayacağına inanırlar. İnançlar değişir...



Bir gün o hayalinden kurtulamadığım kırmızı Vosvos’u alacağım.
Sonra seninle yeni bir yerler keşfetmeye gideceğiz.
Senin haberin olmayacak!
Günün birinde kırmızı bir vosvos göreceksin.
 İçinde kimse olmayacak…
 

Mayıs sayımız yayında. Öteki Kadın'dan Sevgilerle.. 7. sayfa.